herşeyi anlamıyor olman tuhaf değil, kaçınılmaz olan budur zaten demişti, kimse o tarafa bakmıyordu. Aslında büyüttüğümüz gibi değil. Yaşanan anlar, güzel ve kötü hissettirenler, geçmiş, gelecek, şimdiki ve geniş zamanlarının hepsi dahil buna. bütün bu gerçeklik sadece hafızadan ibaret, milyarlarca insanın başlangıçtan beri hatırladıklarından,ölmesi imkansız olan,dünyadaki en yaşlı şeyden ibaret, hafızan... yani o kadar tuhaf değil, büyük ölçüde anlaşılabilir olmalı.iki ile iki toplandığınında dört etmeyebilir, genelde eder ama bazen etmez işte... yanlış mıyım diye devam etti.
olasılığın ne olduğunu önceden biliyordum, olası birşeydi, olması normal olan birçok şey vardı, yani herhangi birşeyin olması garip değildi.
saçında sürekli gözüme takılan ama hala tanımlayamadığım ve ortaya çıkaramadığım bir durum vardı, bir oran farklılığı, bir kontrast bozukluğu, yani odaklanmamı engelleyen birşey vardı saçında.
konuşmak istemiyordum, aklım sürekli saçındaki bilmeceye kayıyordu, en olmadık, en uzun zamandır hatırlanmayan, en hiç düşünmediğim şeyler aklımdan geçiyordu. konuşmak istemiyordum.
27 Ekim 2010 Çarşamba
25 Ekim 2010 Pazartesi
demiş ki; kimse bu seferden öyle hasarsız kurtulamayacak, burada yazlar komik ve boş, kışlar ise kaygısız ve soğuk geçiyor.
karşı kıyı memleket, hiç ora'lı olmadığın. bu kıyı ise senin değil.
demiş ki; son kuşlar gittiğinde sen döneceksin, bilmediğin bütün bu sokaklar senin olacak, kıymeti bilinmemiş bir miras, bir kavgaya sebep olsun diye.
demiş, ve gitmiş...
msd
karşı kıyı memleket, hiç ora'lı olmadığın. bu kıyı ise senin değil.
demiş ki; son kuşlar gittiğinde sen döneceksin, bilmediğin bütün bu sokaklar senin olacak, kıymeti bilinmemiş bir miras, bir kavgaya sebep olsun diye.
demiş, ve gitmiş...
msd
16 Ekim 2010 Cumartesi
yıllar geçmiş, çok zaman olmuş..
şehirler değiştirmişim sen yokken, ülkeler..
dönüp dolaşıp aynı yere gelmişim; yıl dönümüne...
kardeşim...
sen yokken buralarda yağmurlar yağdı, biz sınıf arkadaşlarının düğünlerine gittik. birileri sabah dedi, ben bildiğin gibi rakı içtim, kimse neden demedi.
bugün güzel bir gün olmasın, kimse çalmasın kapıyı, kimse anlatmasın, bugün yıl dönümün müş, dönmüş mü annenin takviminde yıl?
kardeşim...
bir şeyleri anlatasım var, zaman geçmiş, utangaç yılları mı yazmalıyız her daim!
sen yokken ben neler yaptım bilsen...
yazacak bir şeyim yok...
yoksun....
bu gece zor... yıl dönümünmüş...
şehirler değiştirmişim sen yokken, ülkeler..
dönüp dolaşıp aynı yere gelmişim; yıl dönümüne...
kardeşim...
sen yokken buralarda yağmurlar yağdı, biz sınıf arkadaşlarının düğünlerine gittik. birileri sabah dedi, ben bildiğin gibi rakı içtim, kimse neden demedi.
bugün güzel bir gün olmasın, kimse çalmasın kapıyı, kimse anlatmasın, bugün yıl dönümün müş, dönmüş mü annenin takviminde yıl?
kardeşim...
bir şeyleri anlatasım var, zaman geçmiş, utangaç yılları mı yazmalıyız her daim!
sen yokken ben neler yaptım bilsen...
yazacak bir şeyim yok...
yoksun....
bu gece zor... yıl dönümünmüş...
15 Ekim 2010 Cuma
pusula
uzak bir ihtimalle bu yağmur senin için hiçbir şey ifade etmeyecek, bağlarını ve köprülerini alıp çok tuhaf bir yerlere gitmiş olacaksın. bitirici bir soğuk ve başlangıçlar için eksik kalmış bir dolu notla, toparlanma şansı hiç kalmamış bir hikayenin ıslak çıkmazındasındır belki de.
uyu, gün nasıl geçecek bulutları göreceksin.
gümüş kadehler gibi, kullanışsız ama bir zenginliğin habercisi, kendini kaybetmiş bir pusula, menteşeleri kaynamış bir kapı gibi, ne açılabilirsin artık ne de gideceğin yeri biliyorsundur belki de. işte asıl hüzünlü olan budur gerçekte.
uzak bir ihtimalle bu yağmur senin için hiçbir şey ifade etmeyecek..
koşuşan birileri var etrafta, bir olmamışlığa acil müdahale görevlileri gibi. aşıklara yaşam koçluğu yapıyor sevip sevişmemiş ibneler. böyle zamanlarda sert içkiler içiyorum ben, yağmur durmadan yağıyor.
sokağın taşları ıslak, bu yazıda yazılamadan böyle kalacak, akıldan geçenler unutulup bir sigara daha yakılacak. bilinmeyen bir sebeptan ötürü, yarın sabaha da yağmurlu başlanacak!
msd/ankara2010
uyu, gün nasıl geçecek bulutları göreceksin.
gümüş kadehler gibi, kullanışsız ama bir zenginliğin habercisi, kendini kaybetmiş bir pusula, menteşeleri kaynamış bir kapı gibi, ne açılabilirsin artık ne de gideceğin yeri biliyorsundur belki de. işte asıl hüzünlü olan budur gerçekte.
uzak bir ihtimalle bu yağmur senin için hiçbir şey ifade etmeyecek..
koşuşan birileri var etrafta, bir olmamışlığa acil müdahale görevlileri gibi. aşıklara yaşam koçluğu yapıyor sevip sevişmemiş ibneler. böyle zamanlarda sert içkiler içiyorum ben, yağmur durmadan yağıyor.
sokağın taşları ıslak, bu yazıda yazılamadan böyle kalacak, akıldan geçenler unutulup bir sigara daha yakılacak. bilinmeyen bir sebeptan ötürü, yarın sabaha da yağmurlu başlanacak!
msd/ankara2010
8 Ekim 2010 Cuma
7 Ekim 2010 Perşembe
... üzerine not(a)lar
Notlar
Gidip kendin için bir gün çal birilerinden, toplandık diye konuşmak zorunda değiliz ki, ben sizi en çok uyuduğunuz zamanlarda seviyorum. Masamın üzeri dağınık, aslında hiç bilmediğim notlarla dolu, deftere yazmakla aynı değilmiş, insanın yazısı bile değişirmiş.
Sokağından geçtim, ıhlamur ağaçları sonbahar olmuş, perdelerin kapalı, onca gün, az yağmur, az soğuk, çok değişiklik olmuş, yoktun, olmayanlara seni yazmadım.
Giderken anlattığın hikayeye bir son bulabildin mi? Eğer hala yazmadıysan sıradan bir ‘son’ um var senin için, posta kutuna bıraktım, oku da ağla. Bana bir şehir anlat, savaş ve açlık, sonrasında bozgun ama kral ölsün, kraliçe kadın pazarına düşsün, düşsün de anlasın sigortasız hizmet etmek ne demekmiş.
msd/ankara
Gidip kendin için bir gün çal birilerinden, toplandık diye konuşmak zorunda değiliz ki, ben sizi en çok uyuduğunuz zamanlarda seviyorum. Masamın üzeri dağınık, aslında hiç bilmediğim notlarla dolu, deftere yazmakla aynı değilmiş, insanın yazısı bile değişirmiş.
Sokağından geçtim, ıhlamur ağaçları sonbahar olmuş, perdelerin kapalı, onca gün, az yağmur, az soğuk, çok değişiklik olmuş, yoktun, olmayanlara seni yazmadım.
Giderken anlattığın hikayeye bir son bulabildin mi? Eğer hala yazmadıysan sıradan bir ‘son’ um var senin için, posta kutuna bıraktım, oku da ağla. Bana bir şehir anlat, savaş ve açlık, sonrasında bozgun ama kral ölsün, kraliçe kadın pazarına düşsün, düşsün de anlasın sigortasız hizmet etmek ne demekmiş.
msd/ankara
6 Ekim 2010 Çarşamba
horgeneral
Gecikme için üzgünüm, parklarında siviller geziyor diye faşist olduğunu unutacak değilim cumhuriyetinin!
İçme dedim sana, içince bozuluyorsun, sert vuruyorsun, ağzındaki kanı sokaklara, sokakları kendine tükürüyorsun.
Yapma! O şarkıyı bu gece çalma, yazdıklarımı üstüne alınma, söylemediklerimi sayma, yitir ismini.
Kediler hükümet olsun, zarife dış içleri bakanı.
msd/ankara
İçme dedim sana, içince bozuluyorsun, sert vuruyorsun, ağzındaki kanı sokaklara, sokakları kendine tükürüyorsun.
Yapma! O şarkıyı bu gece çalma, yazdıklarımı üstüne alınma, söylemediklerimi sayma, yitir ismini.
Kediler hükümet olsun, zarife dış içleri bakanı.
msd/ankara
saat
Birisini bul, ondan başlayalım. Kim olduğu önemli değil, ne yaptığı, nasıl göründüğü, aradığım da gelecek mi? Yürürken düşmekten utanır mı? Düşsem…
Eski zamanlar gibi, saati çıkartıp kolundan sert bir şarkı dinleyelim, iron maiden çalsın mesela.
Ancak o kadar sertleşebiliriz birbirimize bu saatten sonra.
Kaldırımda yürüyen zürafalar, kışın modasını kimden takip ediyorlar sanıyorsun. bilinç ve dışındaki her şeyi karalıyorum, ufak notlar ve bir makasla kendi kış kreasyonumu podyuma sürüyorum, slalom sanıyor şehir. Fonda dark evil çalıyor, keman hiç olmamış deyip makasla aklımdaki arşeyi kesiyorum.
msd/kader sokak2010
Eski zamanlar gibi, saati çıkartıp kolundan sert bir şarkı dinleyelim, iron maiden çalsın mesela.
Ancak o kadar sertleşebiliriz birbirimize bu saatten sonra.
Kaldırımda yürüyen zürafalar, kışın modasını kimden takip ediyorlar sanıyorsun. bilinç ve dışındaki her şeyi karalıyorum, ufak notlar ve bir makasla kendi kış kreasyonumu podyuma sürüyorum, slalom sanıyor şehir. Fonda dark evil çalıyor, keman hiç olmamış deyip makasla aklımdaki arşeyi kesiyorum.
msd/kader sokak2010
4 Ekim 2010 Pazartesi
2 Ekim 2010 Cumartesi
gün gece
uzun bir günü ufacık kağıtlara karaladım, boğazım yanıyor.
uzak ara gerideyim kendimden, kadınları ve geceleri söyledim, ağlanmaktan bıkmış mevsimleri, içi yorgun uykuları uyandım gün(lük)lerin batımında. tutturamadığım bütün saatleri kafamda kurarak ve anlamayarak penceremin dışında olup bitenlerimi uzun yürümeleri seyrelttim rakında.
tertemiz yoksulluklar biriktiriyordum sen denizi yüzerken
gün geceye sarılıyordu...
yüzüme düşman gülmelerin var şimdi odamda, denize dalmalarını anlatamıyorum ki kediye, ben artık hiç bir şey anlatamıyorum.
cümleler noktasız virgülsüz geçiyor evin duvarından,
saate bakıyorum, yine geçmiş oluyor günü yel kovan.. bunu bari ayrı yazma diyorsun, insafsız!
sana ne diyorum
seni geçse öyle yazar mıydım!
msd/ kader sokak
güz2010
uzak ara gerideyim kendimden, kadınları ve geceleri söyledim, ağlanmaktan bıkmış mevsimleri, içi yorgun uykuları uyandım gün(lük)lerin batımında. tutturamadığım bütün saatleri kafamda kurarak ve anlamayarak penceremin dışında olup bitenlerimi uzun yürümeleri seyrelttim rakında.
tertemiz yoksulluklar biriktiriyordum sen denizi yüzerken
gün geceye sarılıyordu...
yüzüme düşman gülmelerin var şimdi odamda, denize dalmalarını anlatamıyorum ki kediye, ben artık hiç bir şey anlatamıyorum.
cümleler noktasız virgülsüz geçiyor evin duvarından,
saate bakıyorum, yine geçmiş oluyor günü yel kovan.. bunu bari ayrı yazma diyorsun, insafsız!
sana ne diyorum
seni geçse öyle yazar mıydım!
msd/ kader sokak
güz2010
1 Ekim 2010 Cuma
olmasın
uzunca yazalım
bu gece güzel olmasın
çalınmamış bir kapıdan daha hüzünlüsü varsa
açılmamış bir kapıdır
elimde kalan tek şey
kalemimdir belki de!
msd/kader sokak
bu gece güzel olmasın
çalınmamış bir kapıdan daha hüzünlüsü varsa
açılmamış bir kapıdır
elimde kalan tek şey
kalemimdir belki de!
msd/kader sokak
29 Eylül 2010 Çarşamba
üç
Söz
Bu yapraklar etrafta uçuşmaya başladı beridir gece yürümeleri azaldı sokağının, gün ile gece kaybolduğunda ışık doğru ya da gerçek için değil yalnızca bir şeyi anlatmak için orada olacak unutma bunu. Aldığın notların toplamı mezuniyetini aşmış, ikindi sınıfları gibisin, üşüsen olmaz, giyinsen olmaz, kış en çok sana düşman. Cümlelerini yuvarlama, kesik parmak uçların gibi ince ince sızlatan bir mutsuzluğun adını seninkinin harfleriyle yeniden yazmaya meyilliyim, sen bu yüzden; cümlelerini yuvarlama…
Soru
Gün biterken şehirde, bütün aydınlıkları içiveriyor evsizler sokak başlarında. Her sokağın adında senin bir harfin mutlaka vardır, gelecek olanlar gelmemiş, davetsiz kim varsa masa dolusu kalabalık. Böyle zamanlarda aynı cümleyi hatırlat dur kendine, hatırlat da unutma beni; kedi uykusunda rüyalar bitmez… bir ağıtla, zamane bir içerlemeyle terk ediyorsun şehri, bir mutsuzluktan başka bir mutsuzluğa göçüyorsun, el sallamıyorum gidişine, gününü ve saatini bilmiyorum, kimseyi sormuyorum sesine ama trenle göçüyorsun biliyorum. Bir türküyü anlatıyor akşamların yolsuz… fark eder mi? Çok canı yanmış birilerinin… yol daha uzayacak mı dersin?
Dilek
Öyle kendinden habersiz, ulu orta bir şaşkınlıkla el ele kalmışız şehirle. Neyi bekliyordun, kim hiç gelmedi? Sıradaki şarkı benim olsun, sonrakilerin hepsi yine senin. bedduanın virgüllerini atsam bir iyi niyet çıkarabilir miyiz ayrılığımızdan? Bütün diller aynı şeyi söylüyorduysa eğer bunca savaşa ne gerek vardı diye geçiyor mu içinden seninde? Boşluk yerlerine pamuk, mecburiyetlerime kahvehane tabureleri koyuyorum söylemediklerin ayakta kalmasınlar diye…
msd/ ankara
Bu yapraklar etrafta uçuşmaya başladı beridir gece yürümeleri azaldı sokağının, gün ile gece kaybolduğunda ışık doğru ya da gerçek için değil yalnızca bir şeyi anlatmak için orada olacak unutma bunu. Aldığın notların toplamı mezuniyetini aşmış, ikindi sınıfları gibisin, üşüsen olmaz, giyinsen olmaz, kış en çok sana düşman. Cümlelerini yuvarlama, kesik parmak uçların gibi ince ince sızlatan bir mutsuzluğun adını seninkinin harfleriyle yeniden yazmaya meyilliyim, sen bu yüzden; cümlelerini yuvarlama…
Soru
Gün biterken şehirde, bütün aydınlıkları içiveriyor evsizler sokak başlarında. Her sokağın adında senin bir harfin mutlaka vardır, gelecek olanlar gelmemiş, davetsiz kim varsa masa dolusu kalabalık. Böyle zamanlarda aynı cümleyi hatırlat dur kendine, hatırlat da unutma beni; kedi uykusunda rüyalar bitmez… bir ağıtla, zamane bir içerlemeyle terk ediyorsun şehri, bir mutsuzluktan başka bir mutsuzluğa göçüyorsun, el sallamıyorum gidişine, gününü ve saatini bilmiyorum, kimseyi sormuyorum sesine ama trenle göçüyorsun biliyorum. Bir türküyü anlatıyor akşamların yolsuz… fark eder mi? Çok canı yanmış birilerinin… yol daha uzayacak mı dersin?
Dilek
Öyle kendinden habersiz, ulu orta bir şaşkınlıkla el ele kalmışız şehirle. Neyi bekliyordun, kim hiç gelmedi? Sıradaki şarkı benim olsun, sonrakilerin hepsi yine senin. bedduanın virgüllerini atsam bir iyi niyet çıkarabilir miyiz ayrılığımızdan? Bütün diller aynı şeyi söylüyorduysa eğer bunca savaşa ne gerek vardı diye geçiyor mu içinden seninde? Boşluk yerlerine pamuk, mecburiyetlerime kahvehane tabureleri koyuyorum söylemediklerin ayakta kalmasınlar diye…
msd/ ankara
28 Eylül 2010 Salı
rüya
Nar…
Bu bir bilmece, cevabını bilmediğimiz bütün sorular için. Üstüne gidilmiş sabahlar ve yazılmayı unutulmuş mektuplar için… çocuklar ve yorulmayan yağmurlar için. Bu bir cevap, sesini duymadığımız bütün kalabalıklar için…
Çarşıda bulup evde yitirdiğim hikayelerimi anlatmaya zamanım olmadı. Bu yüzden kedi diyorum sana, kedi… yüzü güzel kedi, sevdiğim kedi… dilini çözemiyorum çoğu zaman, duymak bile yetiyor bu yüzden.
Tek parça siyah bir elbiseyle açıyorsun kapıyı, camın kenarındayım ama hiçbir şey yok arkasında, görüntü bile denemez buna, sadece sen varsın. Anahtarlarını girişe bırakıyorsun, kalemlerimi sen mi aldın diyorsun. Nereden diyorum, susuyorsun. Çıkalım diyorsun, görülecek çok yer var… çıkıyoruz.
Kendimizden, evimizden, içimizden çıkıyoruz, bir cam aralığı kadar bile gidemiyoruz. Ellerini arıyorum ellerinin arasında… susuyorsun… yüzünde sevdiğim tek parça sen…
Yağmur yağmıyor, durmuyor yağmur, biz duruyoruz. O gece biz, evimizin bütün duvarlarına yağıyoruz, üstümüzde siyah elbiselerimiz, parça parça bütün huzursuzluklarımızı çıkartıyoruz…
Anahtarlarını çıkışa bırakıyorsun… artık, diyorsun, ihtiyacımız yok ne kilitlere ne de anahtarlara… tek parça siyah bir gülümsemeyle uzanıyorsun yanıma, öylece uyuyakalıyoruz…
Camın arkasında chat baker çalıyor;
Autumn leaves…
msd/ankara
Bu bir bilmece, cevabını bilmediğimiz bütün sorular için. Üstüne gidilmiş sabahlar ve yazılmayı unutulmuş mektuplar için… çocuklar ve yorulmayan yağmurlar için. Bu bir cevap, sesini duymadığımız bütün kalabalıklar için…
Çarşıda bulup evde yitirdiğim hikayelerimi anlatmaya zamanım olmadı. Bu yüzden kedi diyorum sana, kedi… yüzü güzel kedi, sevdiğim kedi… dilini çözemiyorum çoğu zaman, duymak bile yetiyor bu yüzden.
Tek parça siyah bir elbiseyle açıyorsun kapıyı, camın kenarındayım ama hiçbir şey yok arkasında, görüntü bile denemez buna, sadece sen varsın. Anahtarlarını girişe bırakıyorsun, kalemlerimi sen mi aldın diyorsun. Nereden diyorum, susuyorsun. Çıkalım diyorsun, görülecek çok yer var… çıkıyoruz.
Kendimizden, evimizden, içimizden çıkıyoruz, bir cam aralığı kadar bile gidemiyoruz. Ellerini arıyorum ellerinin arasında… susuyorsun… yüzünde sevdiğim tek parça sen…
Yağmur yağmıyor, durmuyor yağmur, biz duruyoruz. O gece biz, evimizin bütün duvarlarına yağıyoruz, üstümüzde siyah elbiselerimiz, parça parça bütün huzursuzluklarımızı çıkartıyoruz…
Anahtarlarını çıkışa bırakıyorsun… artık, diyorsun, ihtiyacımız yok ne kilitlere ne de anahtarlara… tek parça siyah bir gülümsemeyle uzanıyorsun yanıma, öylece uyuyakalıyoruz…
Camın arkasında chat baker çalıyor;
Autumn leaves…
msd/ankara
27 Eylül 2010 Pazartesi
ihtilal
ya silsinler bu metni
duvarlardan
ya da
vurulacak bir kaç adam daha
göstersinler
ensesinden
öyle kaldırım boyunca
hareketsiz
çünkü biraz daha
sahipsiz kalırsa elimdeki
tabanca
bu şehrin bütün
elektrik direkleri
faili meçhul bir
cinayete konu olacak
ya çıkarsınlar
iskeletimi etimden
ya da bu yaz
hiç beklenmeyen
bir şeyler olacak
hızlı trenler
kolçaklı saat dişlileri
bu şehrin son ve en yaşlı heykeli
bir el hareketimle
yerle bir olacak
bir olduğu yerden
iki devrim çıkacak
gökten düşen elmaları
gözü dönmüş itler gibi
dişleyeceğiz
söksünler şu işe yaramaz
iskeletimi etimden
yoksa
bu gece bu şehirde
lüzumsuz bir isyan daha hunharca
bastırılacak
sokaklar karartılacak
çocuklar kovalanacak
ya söndürsünler
bu yangını
ya da
bu gece bu şehirde
kimsenin aklına gelmeyen
bir şey olacak
msd
ağustos 2010
ankara
duvarlardan
ya da
vurulacak bir kaç adam daha
göstersinler
ensesinden
öyle kaldırım boyunca
hareketsiz
çünkü biraz daha
sahipsiz kalırsa elimdeki
tabanca
bu şehrin bütün
elektrik direkleri
faili meçhul bir
cinayete konu olacak
ya çıkarsınlar
iskeletimi etimden
ya da bu yaz
hiç beklenmeyen
bir şeyler olacak
hızlı trenler
kolçaklı saat dişlileri
bu şehrin son ve en yaşlı heykeli
bir el hareketimle
yerle bir olacak
bir olduğu yerden
iki devrim çıkacak
gökten düşen elmaları
gözü dönmüş itler gibi
dişleyeceğiz
söksünler şu işe yaramaz
iskeletimi etimden
yoksa
bu gece bu şehirde
lüzumsuz bir isyan daha hunharca
bastırılacak
sokaklar karartılacak
çocuklar kovalanacak
ya söndürsünler
bu yangını
ya da
bu gece bu şehirde
kimsenin aklına gelmeyen
bir şey olacak
msd
ağustos 2010
ankara
23 Eylül 2010 Perşembe
göz
gözümün içerisinden akıp gitti
adına
bahar dediğiniz koskoca bir yağmur..
gözlerinde bir kedi yaşıyor senin
gözyaşı yerlerinden çekilmiş içine doğru
ağırdan bakıyor bana
ağırdan geziniyor vücudumda
umu
demiştim ya sana
umu-yorum işte
azıcık rakıdan
azıcık bu şehre değen sonbahardan
azıcık da
azlığından mustaribim...
gözlerinde bir kedi yaşıyor senin..
nurun...
http://nosmustamittovivoen.blogspot.com/
Bir şeyler yazılmalı
bir şeyler
bir yerlerden alınıp
olmaması gereken yerlere konulmalı
baharın sonunda
bütün şehir
kedileriyle anlaşmalı
öyle yazıları talan edilmiş
kışına bir tek
el bile değmemiş şehirleri
kim isterse o yürüsün
çünkü
gözlerinden
bir kedi bakıyor senin
msd/gemlik ikibinon
adına
bahar dediğiniz koskoca bir yağmur..
gözlerinde bir kedi yaşıyor senin
gözyaşı yerlerinden çekilmiş içine doğru
ağırdan bakıyor bana
ağırdan geziniyor vücudumda
umu
demiştim ya sana
umu-yorum işte
azıcık rakıdan
azıcık bu şehre değen sonbahardan
azıcık da
azlığından mustaribim...
gözlerinde bir kedi yaşıyor senin..
nurun...
http://nosmustamittovivoen.blogspot.com/
Bir şeyler yazılmalı
bir şeyler
bir yerlerden alınıp
olmaması gereken yerlere konulmalı
baharın sonunda
bütün şehir
kedileriyle anlaşmalı
öyle yazıları talan edilmiş
kışına bir tek
el bile değmemiş şehirleri
kim isterse o yürüsün
çünkü
gözlerinden
bir kedi bakıyor senin
msd/gemlik ikibinon
17 Eylül 2010 Cuma
bitebilen şehir
yanıyorsun
zorla söyletilmiş bir şeyler donup kalmış yüzünde. orada, çenenin tam altında, sadece güneşin o saatlerinde ortaya çıkan, kızıllaşan ve kaybolan, eksikliğini de bütünlüğün gibi karışıklaştıran, unutturan, unutulan, ömrünün alfabesini bir anahtarlıkla deniz diplerine attıran, saklatan bir umursamazlıkla bir yaz’ dan daha çekilip gidiyorsun.
bana şehirleri anlat demiştin. kimsenin kurduğu, kimsenin yaşadığı, sokakları ve ağaçlarıyla kalabalığı ıslak şehirleri okuduğun romanlar gibi anlatabilir miyim sana?
kimi istiyorsun? o caddeler, o merdiven aralıkları, sevdiğin ressamlar ki hiç anlamamıştık; zaten olan bir şeyin neden çizilmek istendiğini, belki de çizilen istiyordu gerçekten, sevilenin hep sevilmesi gibi .
bu şehir, bitebilen bir coğrafyadır artık gözümde, öğrenciliğin ve çocukluğun ışıltısı yaz ve sonbahar bıkkınlığına bırakmışsa kendini, bütün kedileri sokaklara düşmüş ve bütün çocuklar başka babalara sarılacak demektir bundan böyle.
dipsiz yazıları saatlerce boş gözlerle okumanı seyrettiğim bütün gecelerim, şimdi ömrümden çalınmış, ziyan edilmiş, haksızlıklarımdır gözümde.
yazdıklarımı unut
çünkü
bu şehir
biten bir coğrafyadır
artık gözümde
kim
ömrünü feda etmeye
hazırsa
bu tedirginliğe
yaz
kendini ucuza satmış demektir
uğursuz bir eskiciye!
msd/eylül ikibinon ankara
zorla söyletilmiş bir şeyler donup kalmış yüzünde. orada, çenenin tam altında, sadece güneşin o saatlerinde ortaya çıkan, kızıllaşan ve kaybolan, eksikliğini de bütünlüğün gibi karışıklaştıran, unutturan, unutulan, ömrünün alfabesini bir anahtarlıkla deniz diplerine attıran, saklatan bir umursamazlıkla bir yaz’ dan daha çekilip gidiyorsun.
bana şehirleri anlat demiştin. kimsenin kurduğu, kimsenin yaşadığı, sokakları ve ağaçlarıyla kalabalığı ıslak şehirleri okuduğun romanlar gibi anlatabilir miyim sana?
kimi istiyorsun? o caddeler, o merdiven aralıkları, sevdiğin ressamlar ki hiç anlamamıştık; zaten olan bir şeyin neden çizilmek istendiğini, belki de çizilen istiyordu gerçekten, sevilenin hep sevilmesi gibi .
bu şehir, bitebilen bir coğrafyadır artık gözümde, öğrenciliğin ve çocukluğun ışıltısı yaz ve sonbahar bıkkınlığına bırakmışsa kendini, bütün kedileri sokaklara düşmüş ve bütün çocuklar başka babalara sarılacak demektir bundan böyle.
dipsiz yazıları saatlerce boş gözlerle okumanı seyrettiğim bütün gecelerim, şimdi ömrümden çalınmış, ziyan edilmiş, haksızlıklarımdır gözümde.
yazdıklarımı unut
çünkü
bu şehir
biten bir coğrafyadır
artık gözümde
kim
ömrünü feda etmeye
hazırsa
bu tedirginliğe
yaz
kendini ucuza satmış demektir
uğursuz bir eskiciye!
msd/eylül ikibinon ankara
14 Eylül 2010 Salı
di' li geçmemiş zaman...
odamın içinde nefes dolusu kırgınlık, hiç bir suskunluk ses vermiyor sesime… dönüp duran bir film beynimin içinde, her kareyi fotoğraflıyorum, fonda yitik bir ses; exit music (for me)...
yüzümün ortasında derin bir hiçlik çizgisi, hiç bir yaşanmışlık ilham veremiyor yeni bir başlangıç planına. durabildiğim kadar yağıyorum evimin duvarlarına... çok eskiden izlediğim bir film geçip gidiyor zihnimden, silemediğim her şeyi vuruyor yüzüme; yamacımda uğuldayan boşluklar... herkesin bir gün öğreneceği şeyi ben de öğreniyorum… ’everybody’ s gotto learn sometimes’…
masanın üzerinde sesi kesilmiş bir yapmacıklık, yazılmış her şeye yabancı bir ben varım.. sonucum kesinleşmemiş, bir tek tuhaf bir acı var parmak uçlarımda, yanıma alabileceğim hiç bir şeyim kalmamış, sesimi istiyorlar, küfrediyorum... kapıda ıslık gibi kesici bir yalnızlık, sayfalarını yalayarak yapıştırıyorum duvarlarıma; ...Son Kuşlar...
kalabalığın içinde üzgün bir çocuk yüzü, aklından geçenleri anlamak imkansız, yağmur ya da cinayet, fark etmiyor! her an her şeyi yapabilecek cesareti var, korkusu ciddiye alınmamak kanun tarafından bile.. Avucunun içinde kemik bir misket, 'bu sana ders olsun!' diye kazımış üstüne.. sokağın karşısındaki seyyarın tablasında eski bir film afişi; Turist Ömer Uzay Yolunda...
korkunun ecele faydasının olmadığını görmek için çok küçük yaşı, bir kalabalığın bir ölümle adlandırılmasının anlamsızlığını anlamak içinse büyük... yaşayabileceklerinin toplamı yaşadıklarının yanında eksik kalıyor, kitap bitiyor, söz susmak üzere, altını çizecek tek bir cümlesinin bile olmadığını gördüğünde, gökyüzü bir bulutu boğazlıyor... yüzüne bir damla damlıyor; seni ben ellerin olsun diye mi sevdim...
fısıltıyla söylediği her şey arsız bir kalabalığa dönüşüyor gün doğumlarında. kendi sesine küs, yüzünü bir duvar resmi gibi binlerce parçaya bölüyor... içim diyor, parçalanacak kadar bile iç değil artık.. galibi baştan belli bir rulete oturmak su serpmiyor gözlerine, duruyor ve son kez evine bakıyor, kapıyı çekerken aynı şarkı dolaşıyor duvarları; ...henüz onlar bunları bilmiyor...
zor olan yaşanmış olanları unutmak, hiç yaşanmamış olanların sadece ıskalananlar olduğunu biliyor, her gün aynı yükle yürüdüğü yolun sonuçsuz bir varsayıma dönüşmesini izliyor, yürümekle görmek aynı şey değilmiş, anlıyor.. farkında olunmaksa muamma. bütün sessizliğini sırtlayıp yeni bir rota çiziyor evine giden, paralel sokakta hep aynı ses; supergirls don t cry..
susuyor, kimse aldırmıyor.. susmak hiç bir şey anlatmıyor.. aynadaki kağıtta iki mısra;
'hangi sokak,hangi meydan buluşturur bizi
hangi yalan,hangi yasak karşılar bizi'...
di'li geç(me)miş zaman üzerine...
masanın üzerinde duran bardağa yüzü yarım yamalak yansıyordu. yansımadaki yüzü tanımadığına emindi.. bir yalana bir çok intihar mektubu yazılabileceğini görmüştü çünkü. yaşadığı her şeyin yalan olma ihtimalini gözden geçiriyordu, gözleri kanlandı.. emindi bu yüzü tanımıyordu, hiç bir ses, hiç bir koku, hiç bir şey ifade etmiyordu, kabul etti, yalnızdı. gecenin son şarkısı çaldığında sarhoş olduğuna emin oldu; benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım...
bu ben miyim diye sordu, sonra güldü kendine bunca soru arasından bunu mu seçebildim diye. her soru bir cevapsızlığı, her bilinmeyen bir intiharı, her mektup bir inzivayı getiriyordu beraberinde.. bütün sorulara tek bir cevap buldu, bütün cevaplara tek bir yüz, bütün yüzlere tek bir ifade kondurdu. paramparça edilmiş bir fotoğrafın pişmanlığıydı evini dolduran; anıların ne suçu vardı? pencereyi kapattı, çocuksuz arka bahçeye baktı uzun uzun, kedinin ıslığında yine o şarkı; Sana Dair...
bütün duaların tek bir gökyüzüne yansıdığına inanmak için uyandı, hayatım diyordu, pekte yıpranmış görünmüyor aynadan baktığımda. sesi, elleri, koridordaki fotoğraflar, aynı iç güdüyle fondip yapılmış bir birlikteliğin sessiz şahitleriydiler şimdi. kalbindeki bu boşluk hissi, bu her sabahı yağmur kokusuna boğan sessizlik, akıl almaz bir saçmalık sürüyordu dışlanmışlığına, eli çekmecedeki nota uzandı çaresiz; ben olunca yanında, sen olunca yanımda, biz olunca yan yana...
doğru sorulara yanlış cevaplar verdiğini biliyordu, sesler silikleştikçe kendi cevaplarının anlamlarını yitirmeye mahkum olduklarını da... bu hale nasıl geldiklerini anlamaya çalışıyordu. ilk bakıştıklarında içini göğsünden söken kadının yalnızca eski bir şarkısı oluvermesine inanamıyordu.. cevaplar tükeniyordu, oksijen de.. aklı bir hikayenin yitişine zaman diyordu, kalbi yangın... yanında oturup 'ben sıradan 'biriyim' diyebilen adamı özlüyordu, hiç bir yüz, hiç bir hikayeye onun yüzü kadar yakışmıyordu. radyoda yine o şarkı; Bu yağmur seni benden alıp götüren yağmur...
duvarda asılı duran resme baktı uzun uzun.. gördüklerine bir anlam, yaşadıklarına bir isim, duyduklarına bir sebep bulmaya çalıştı. olan bitene bir dip not düşürmeye mecburdu, sustu.. elinde olanları saydı, yokluk bir değer değildi, sustu... kendi hikayesinde kadro dışı kalmıştı, yalnızdı.. olmasını dilediklerinin çok uzağındaydı, resimdeki yüze daldı, kulaklarında bir şarkı, yalnız çok rakı zamanlarında dinlenilen; bir zamanlar benim sevgilimdin...
koltuğunda otururken ve biterken bir hikaye;...
şiir ya da resmi uyarı, fark eden bir şey yok inan.. bütün sokaklarında adını andığım, yüzünü bu hikayesinin her karesine yerleştirdiğim, adınla başlayıp, ellerinle nefes aldığım, gecelerini, çocuklarını, seslerini seninle sevdiğim bu günce şimdi sen olmadan hiç bir şey ifade etmiyor. hiç bir yaşamak duygusu yanında olmanın hissini tattırmıyor. günlerimi geriye doğru sayarken, yağmur yine aynı, şarkılar da... dudaklarımın arasında kırgın ve pişman bir şiir;
**...gitti... gülüşleri gülüyorum yine, gülüşleri, sanki benimmiş gibi!
belki bir dağ çarpılmışlığıydı bizimkisi
savurdum sevinçleri!
and olsun dedim ve aşk olsun, yoksun..
yoksun!
bu takvimler, belki bir gün
sana yeniden rastlamak için
seni bulsam 'beni bağışla' diyecektim
kıymetini bilemedim!
hüznümün oğludur bu kentte anılar
seni... seni çok özledim...
**(yılmaz odabaşı)
m.s.d/ankara
yüzümün ortasında derin bir hiçlik çizgisi, hiç bir yaşanmışlık ilham veremiyor yeni bir başlangıç planına. durabildiğim kadar yağıyorum evimin duvarlarına... çok eskiden izlediğim bir film geçip gidiyor zihnimden, silemediğim her şeyi vuruyor yüzüme; yamacımda uğuldayan boşluklar... herkesin bir gün öğreneceği şeyi ben de öğreniyorum… ’everybody’ s gotto learn sometimes’…
masanın üzerinde sesi kesilmiş bir yapmacıklık, yazılmış her şeye yabancı bir ben varım.. sonucum kesinleşmemiş, bir tek tuhaf bir acı var parmak uçlarımda, yanıma alabileceğim hiç bir şeyim kalmamış, sesimi istiyorlar, küfrediyorum... kapıda ıslık gibi kesici bir yalnızlık, sayfalarını yalayarak yapıştırıyorum duvarlarıma; ...Son Kuşlar...
kalabalığın içinde üzgün bir çocuk yüzü, aklından geçenleri anlamak imkansız, yağmur ya da cinayet, fark etmiyor! her an her şeyi yapabilecek cesareti var, korkusu ciddiye alınmamak kanun tarafından bile.. Avucunun içinde kemik bir misket, 'bu sana ders olsun!' diye kazımış üstüne.. sokağın karşısındaki seyyarın tablasında eski bir film afişi; Turist Ömer Uzay Yolunda...
korkunun ecele faydasının olmadığını görmek için çok küçük yaşı, bir kalabalığın bir ölümle adlandırılmasının anlamsızlığını anlamak içinse büyük... yaşayabileceklerinin toplamı yaşadıklarının yanında eksik kalıyor, kitap bitiyor, söz susmak üzere, altını çizecek tek bir cümlesinin bile olmadığını gördüğünde, gökyüzü bir bulutu boğazlıyor... yüzüne bir damla damlıyor; seni ben ellerin olsun diye mi sevdim...
fısıltıyla söylediği her şey arsız bir kalabalığa dönüşüyor gün doğumlarında. kendi sesine küs, yüzünü bir duvar resmi gibi binlerce parçaya bölüyor... içim diyor, parçalanacak kadar bile iç değil artık.. galibi baştan belli bir rulete oturmak su serpmiyor gözlerine, duruyor ve son kez evine bakıyor, kapıyı çekerken aynı şarkı dolaşıyor duvarları; ...henüz onlar bunları bilmiyor...
zor olan yaşanmış olanları unutmak, hiç yaşanmamış olanların sadece ıskalananlar olduğunu biliyor, her gün aynı yükle yürüdüğü yolun sonuçsuz bir varsayıma dönüşmesini izliyor, yürümekle görmek aynı şey değilmiş, anlıyor.. farkında olunmaksa muamma. bütün sessizliğini sırtlayıp yeni bir rota çiziyor evine giden, paralel sokakta hep aynı ses; supergirls don t cry..
susuyor, kimse aldırmıyor.. susmak hiç bir şey anlatmıyor.. aynadaki kağıtta iki mısra;
'hangi sokak,hangi meydan buluşturur bizi
hangi yalan,hangi yasak karşılar bizi'...
di'li geç(me)miş zaman üzerine...
masanın üzerinde duran bardağa yüzü yarım yamalak yansıyordu. yansımadaki yüzü tanımadığına emindi.. bir yalana bir çok intihar mektubu yazılabileceğini görmüştü çünkü. yaşadığı her şeyin yalan olma ihtimalini gözden geçiriyordu, gözleri kanlandı.. emindi bu yüzü tanımıyordu, hiç bir ses, hiç bir koku, hiç bir şey ifade etmiyordu, kabul etti, yalnızdı. gecenin son şarkısı çaldığında sarhoş olduğuna emin oldu; benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım...
bu ben miyim diye sordu, sonra güldü kendine bunca soru arasından bunu mu seçebildim diye. her soru bir cevapsızlığı, her bilinmeyen bir intiharı, her mektup bir inzivayı getiriyordu beraberinde.. bütün sorulara tek bir cevap buldu, bütün cevaplara tek bir yüz, bütün yüzlere tek bir ifade kondurdu. paramparça edilmiş bir fotoğrafın pişmanlığıydı evini dolduran; anıların ne suçu vardı? pencereyi kapattı, çocuksuz arka bahçeye baktı uzun uzun, kedinin ıslığında yine o şarkı; Sana Dair...
bütün duaların tek bir gökyüzüne yansıdığına inanmak için uyandı, hayatım diyordu, pekte yıpranmış görünmüyor aynadan baktığımda. sesi, elleri, koridordaki fotoğraflar, aynı iç güdüyle fondip yapılmış bir birlikteliğin sessiz şahitleriydiler şimdi. kalbindeki bu boşluk hissi, bu her sabahı yağmur kokusuna boğan sessizlik, akıl almaz bir saçmalık sürüyordu dışlanmışlığına, eli çekmecedeki nota uzandı çaresiz; ben olunca yanında, sen olunca yanımda, biz olunca yan yana...
doğru sorulara yanlış cevaplar verdiğini biliyordu, sesler silikleştikçe kendi cevaplarının anlamlarını yitirmeye mahkum olduklarını da... bu hale nasıl geldiklerini anlamaya çalışıyordu. ilk bakıştıklarında içini göğsünden söken kadının yalnızca eski bir şarkısı oluvermesine inanamıyordu.. cevaplar tükeniyordu, oksijen de.. aklı bir hikayenin yitişine zaman diyordu, kalbi yangın... yanında oturup 'ben sıradan 'biriyim' diyebilen adamı özlüyordu, hiç bir yüz, hiç bir hikayeye onun yüzü kadar yakışmıyordu. radyoda yine o şarkı; Bu yağmur seni benden alıp götüren yağmur...
duvarda asılı duran resme baktı uzun uzun.. gördüklerine bir anlam, yaşadıklarına bir isim, duyduklarına bir sebep bulmaya çalıştı. olan bitene bir dip not düşürmeye mecburdu, sustu.. elinde olanları saydı, yokluk bir değer değildi, sustu... kendi hikayesinde kadro dışı kalmıştı, yalnızdı.. olmasını dilediklerinin çok uzağındaydı, resimdeki yüze daldı, kulaklarında bir şarkı, yalnız çok rakı zamanlarında dinlenilen; bir zamanlar benim sevgilimdin...
koltuğunda otururken ve biterken bir hikaye;...
şiir ya da resmi uyarı, fark eden bir şey yok inan.. bütün sokaklarında adını andığım, yüzünü bu hikayesinin her karesine yerleştirdiğim, adınla başlayıp, ellerinle nefes aldığım, gecelerini, çocuklarını, seslerini seninle sevdiğim bu günce şimdi sen olmadan hiç bir şey ifade etmiyor. hiç bir yaşamak duygusu yanında olmanın hissini tattırmıyor. günlerimi geriye doğru sayarken, yağmur yine aynı, şarkılar da... dudaklarımın arasında kırgın ve pişman bir şiir;
**...gitti... gülüşleri gülüyorum yine, gülüşleri, sanki benimmiş gibi!
belki bir dağ çarpılmışlığıydı bizimkisi
savurdum sevinçleri!
and olsun dedim ve aşk olsun, yoksun..
yoksun!
bu takvimler, belki bir gün
sana yeniden rastlamak için
seni bulsam 'beni bağışla' diyecektim
kıymetini bilemedim!
hüznümün oğludur bu kentte anılar
seni... seni çok özledim...
**(yılmaz odabaşı)
m.s.d/ankara
geçmek
kapatılmamış bir hesap duruyor şimdi masamın üzerinde, yaz öylece geçip gidecek gözlerimin önünden biliyorum… aklı başında bir sessizlik, yarım bırakılamamış bir ağlamak dolacak odamın içine, halının üzeri kendisinden bıkacak, şarkılar, sözler, kitaplar toplanmadan bırakılacak, mevsim bu sefer kendisi olamayacak…
duydum…
önü arkası karanlık bir sıkılmakmış artık yaşadığımız, beklemek bile istemiyormuşuz kendimizi, bırakmışız, bahar böylece geçip gitmiş gözlerimizin önünden…
Söylenememiş bir gece duruyor evin girişinde, ağlamak bu kapıyı açamayacak biliyorum. yaşı eksik cümleler kırılacak ellerimde, sokaklar ve insanlar öylece yitip gidecek yazdıklarımın önünden… sen aynı yerden söyleneceksin, aynı göğün altında sebepsiz kalacağız hiç yoktan, zaman öylece batıp geçecek gözlerimizin içinden…
Kediler sokakları terk edecek, insanlar üşüşecek meydanlarımıza, sessiz olmak kaybedecek yankısını, sözler ve kelimeler birikecek, söylediklerimizi sadece çocuklar bilecek, yaşadıklarımıza zaman denecek… şehirler boyu yazacağım sana, yüzün yine senin olmayacak…
Sözler öylece uçup gidecek sokağın başından…
m.s.d
duydum…
önü arkası karanlık bir sıkılmakmış artık yaşadığımız, beklemek bile istemiyormuşuz kendimizi, bırakmışız, bahar böylece geçip gitmiş gözlerimizin önünden…
Söylenememiş bir gece duruyor evin girişinde, ağlamak bu kapıyı açamayacak biliyorum. yaşı eksik cümleler kırılacak ellerimde, sokaklar ve insanlar öylece yitip gidecek yazdıklarımın önünden… sen aynı yerden söyleneceksin, aynı göğün altında sebepsiz kalacağız hiç yoktan, zaman öylece batıp geçecek gözlerimizin içinden…
Kediler sokakları terk edecek, insanlar üşüşecek meydanlarımıza, sessiz olmak kaybedecek yankısını, sözler ve kelimeler birikecek, söylediklerimizi sadece çocuklar bilecek, yaşadıklarımıza zaman denecek… şehirler boyu yazacağım sana, yüzün yine senin olmayacak…
Sözler öylece uçup gidecek sokağın başından…
m.s.d
13 Eylül 2010 Pazartesi
deney
içimden bir ses 'girme bu kapıdan diyor. Uzun zamandır görmediğim, bilerek ve isteyerek uzaklaştığım kaç kişi içerdedir şimdi? yine de giriyorum o kapıdan. herkes burada. bıraktığım, ayrıldığım, kavga ettiğim, şiirlerine, yazılarına, resimlerine, plastiklerine, suratlarına, ellerine, akıllarına, hayatlarına sövüp gittiğim gibiler. ben de eskisi gibiyim sadece artık o kadar sinirli değilim. dünyanın yükü, alemin derdi banaymış gibi hissetmiyorum.
kardeşim gitmiş, şehirde kalmışım, kıyafetler toplanmış, boşalan bir elbise dolabından daha hüzünlü olan bir şey varsa o da boşalan bir makyaj konsoludur.
fark etmez, şehir anlamaz, duvardaki resimler, uçuşan perdeler, eşyanın dili olmaz. ben konuşurum onları.
bu yazı bir yere gitmeyecek.
giden mutlu mu şimdi? çünkü bu yazı bir yere gitmeyecek.
…
deneysel sanat deyip duruyordu, dayanamadım, tutamadım çenemi yine. Yaptığı şeyin olmadığını eminim kendisi de biliyordu. Yeteneksizliğine kılıf, bahane, örtü arıyordu, becerilemeyen her şeye ‘deneysel’ deniyordu.
Sanatın deneyseli olmaz çünkü sanat adına yapılan her türlü faaliyet zaten deneyseldir, yaratmaya ve denemeye, fark yaratmaya yönelik olan, sanattır.
İçkiyi masada bırakıp gidiyorum. Sarhoşum, sinirliyim, sanattan bana ne, yapmışsın ama olmamış işte, neyse ne!
msd
kardeşim gitmiş, şehirde kalmışım, kıyafetler toplanmış, boşalan bir elbise dolabından daha hüzünlü olan bir şey varsa o da boşalan bir makyaj konsoludur.
fark etmez, şehir anlamaz, duvardaki resimler, uçuşan perdeler, eşyanın dili olmaz. ben konuşurum onları.
bu yazı bir yere gitmeyecek.
giden mutlu mu şimdi? çünkü bu yazı bir yere gitmeyecek.
…
deneysel sanat deyip duruyordu, dayanamadım, tutamadım çenemi yine. Yaptığı şeyin olmadığını eminim kendisi de biliyordu. Yeteneksizliğine kılıf, bahane, örtü arıyordu, becerilemeyen her şeye ‘deneysel’ deniyordu.
Sanatın deneyseli olmaz çünkü sanat adına yapılan her türlü faaliyet zaten deneyseldir, yaratmaya ve denemeye, fark yaratmaya yönelik olan, sanattır.
İçkiyi masada bırakıp gidiyorum. Sarhoşum, sinirliyim, sanattan bana ne, yapmışsın ama olmamış işte, neyse ne!
msd
8 Eylül 2010 Çarşamba
prison song = tatar ramazan

hayatı boyunca hafif hikayeleri çalmış olmanın rahatlığıyla mahallenin yokuşunu iniyordu,saçı sakalı karışıksa da aklı dümdüz bir gökyüzünü özendiriyordu çizgilerine.
ben içimdeki feodal arsızı eve kilitleyip arkandan usulca yürüyordum... sokaklar, kalorifer petekleri, balkonlarına iliştirilmiş çiçekler... herşey biraz daha kararıyordu gözümde...
yaşlanmak için genciz, uzun eşşek içinse yaşlı... anlıyor musun çelişkiyi?
bunları düşün, düşün de ara beni...
sonra o şarkıyı birdaha çal gene çal graham emmimin oğlu...
msd
7 Eylül 2010 Salı
keyfe keder çıkmazı
başkasında kalmayı oldum olası sevmedim, genelde uzun oturdum barlarda, evlerde ama hep eve döndüm bir kaç istisna gün dışında...
kendinden başka kaybedecek bir şeyin yoktu, onu da kaybettin sonunda, yat uyu elimden bi kaza çıkacak yoksa dedi...
iki kişiyle kavga etmek için çok sarhoştum... hem de aynı iki kişiyle!
eve gidicem ben dedim, bu halde gidemezsin yat biraz sabah gidersin dedi.
gideceğim diye ısrar ettim, yılların pratiği işte, biliyordu tabi huyumu, taksi çağırayım o zaman dedi. taksiyi boşver yürücem dedim...
çıktım...
bülten den kuğulu ya kadar kaldırımı sabitleyerek yürüdüm, düşündüğümü hatırlamıyorum, saat sabahın bilmem kaçı, bir sokak köpekleri bir ben, ismail bile toplamış tası tarağı yol almış... geç olmuş dedim... elimi cebime attım, sigara paketi orda... oh ne güzel...
kuğulu da banklar boş, hava yumuşamış, sabah ayazıyla gece sıcaklığı arasında bir yarım saat vardır, onu denk getirmenin sevinciyle iç cebimdeki viski şişesine davrandım, içmek biraz zamanımı alacağa benziyordu...
öylece oturdum parkın tenhasında.
kuğulu dan sıkılmışlığım ilk değildir, ama gitmeden de edemem. yürüyerek arjantin e oradan da dümdüz eve giden yol... yarısında pusulam şaştı, saat sabah 5 sularında kendimi seğmenler de buldum yine...
ıslak çimenlere uzanıp evcil canavarlarını gezdiren abilere ablalara baktım, Ankara nın ortasında çiğ düşmüş çimenlere sızan bir adam hiç mi ilgisini çekmez insanın , hayretler içinde bir sigara yaktım...
aklımdan geçenleri yazmak için geç kaldığımı biliyordum, zamanında konuşmak konusunda zaten hiç iddiam olmamıştı...
kendinden başka kaybedecek bir şeyin kalmamıştı!
ne demek şimdi bu dedim...
her şeyi berbat ettin bu kadar ağdalı söylenir mi sarhoş bi adama diye geçirdim içimden.
selçuk!!
selçuk!!
derinden birisi adımı çağırıyordu, uyumadığıma eminim, ama gözlerim kapanmış...
ne işin var burada dedi...
nerede olduğumu anlamam zamanımı aldı, boş boş baktığımı şimdi tahmin ediyorum...
kötü görünüyorsun dedi.
uyku tutmadı dedim, belli diye gülümsedi...
bekle burada geliyorum birazdan...
bekledim. zaten başka bir şey yapacak durumda değildim. biraz sonra elinde kahveyle geldi . vay be dedim içimden amerikan filmi ayağıma geldi, bir de aşk başlarmış sabahın köründe iyi mi?
özgüven sapkınlığı böyle bir şey sanırım; sen sabaha kadar serseri gibi iç, barda millete saldır, evin yolunu bulamadan parkta sız, ağzın dilin kupkuru yayıl çimenin üstüne üstüne, film tadında olasılık gelip seni bulsun o kadar aberkrombi aşofmanlı, golden köpekli yakışıklı adamın arasında! pes! içimdeki Sadri Alışık ''bırak dağınık kalsın anadın mı'' diye fısıldıyordu...
noldu dün gece anlat bakalım dedi. Sesinde kendisinden etkilenildiğini bilen ama ‘arkadaş kalalım bebeğim’i hissettiren o liseli kız tonlaması vardı... ondan hoşlanmıyordum, yani özel bir şey hissetmiyordum ama bu halde yakalanmak isteyeceğim kadınlardan da değildi.
hadi ama anlat bakalım...
kahveden bir yudum aldım, starbucks amerikanosu... film bebeğim bu dedim içimden, hem de başrol sayılırsın, ne bileyim rolümün daha ben uyanmadan çalındığını! samimi değildik, arkadaşta sayılmazdık... nerden başlasam diye düşündüm, başlamamak saçma olabilirdi elimde kırk yıllık hatır senediyle, nemli çimenlerin üstünde, kıçımdaki ıslaklıkla derin bir nefes aldım...
uzun hikaye dedim...
uzun olduğu belli seni dün akşam 7 gibi bara girerken gördüm hala dışardasın diyerek gülümsedi. normal şartlarda o gülümsemeden çok etkilenmesi gereken ben devrik başrol oyuncusu hikayeyi neresinden tutup güne uygun hale getirsem diye elimi cebime atıp bir sigara çıkardım.
iki seçenek vardı ya gerçeği hatırladığım kadarıyla anlatıp elimdeki kahveyle kıçımın ıslağı kurumadan eve gidecektim ya da kurgusu doğaçlama başlayan bu sabahı hafif traşlı bir hikayeyle ölümsüzleştirecektim ama gece olanlar neresinden tutsam elimde kalıyordu.
kız meselesi mi dedi?
kız meselesi dedim içimden... bir kızdan bu lafı sanırım ilk defa duyuyordum, bana hep erkek lugatı gibi gelmiş, şaşırdım...
biraz dedim...
nasıl biraz?
yani başlangıcında bir kız vardı ama sanırım artık yok dedim...
anlıyorum dedi...
gerçekten anlamış olması olasılığından tedirgin oldum, bir gecede değişmiş, barbarlığı ve hanzoluğu yüzüne yer etmiş bir adam olmuş olabilir miydim gerçekten?
kavga ettiniz, sen de sabaha kadar içip burada sızdın...
derin bir oh çektim. benim yüzüme yapıştığını sandığım şey aslında benim olmayan, sevgili ardından derbeder olan delikanlı sıfatıymış meğer...
öyle dedim...
boşver desem de boş biliyorum dedi... insan acısını yaşamalı...
eyvah dedim, eski sevgilisinden başlayıp aslında en yakın dostunun köpeği olduğunu anladığı o tuhaf güne kadar gider bu hikaye...
öyle de oldu... rolüm çalınmıştı hem de gözümün önünden ve gözlerimin içine bakıla bakıla... zaten sevgilisinin eski sevgilisine saldıran adamın hikayesi ancak bir orta boy amerikano edecekti, ben ne sanmıştım ki?
bütün hikayeyi dinlemeye hazırlıklı değildim ama kaçacak hiç bir boşluk bırakmamıştı bana...
arkadaşım yanılmıştı...
kaybedecek bir şeyim daha vardı, hikayem...
ve onu da kaybediyordum işte...
gece boyu rezilliğimin doruklarında dolanırken sabah başka bir hikayenin dinleyici katılımcısı olmuştum...
başım zonkluyordu...
kahvesini elinden alıp kapağını açtım, içine biraz viski koydum. kahvemi çimenlerin üstüne bırakıp içkiden bir yudum aldım ve dinlemediğim hikayeye ortasından dalarak n' olmuş yani dedim?
adam pekte haksız sayılmaz bence...
adam mı?
değil mi?
sen hiç ece adında adam duydun mu dedi özverisine tecavüz edilmiş sevgili gibi!
içimdeki mirkelam ''ne kadar ayıp, naaptın asuman'' diye bağırıyordu
sen hiç ece ayhan ı duydun mu deyip az önce aldığı mataramı kaptım elinden...
arkama bile bakmadan elimdeki kahveyle kıçımın ıslağı kurumadan evime giden yolda yürümeye başladım....
msd
kendinden başka kaybedecek bir şeyin yoktu, onu da kaybettin sonunda, yat uyu elimden bi kaza çıkacak yoksa dedi...
iki kişiyle kavga etmek için çok sarhoştum... hem de aynı iki kişiyle!
eve gidicem ben dedim, bu halde gidemezsin yat biraz sabah gidersin dedi.
gideceğim diye ısrar ettim, yılların pratiği işte, biliyordu tabi huyumu, taksi çağırayım o zaman dedi. taksiyi boşver yürücem dedim...
çıktım...
bülten den kuğulu ya kadar kaldırımı sabitleyerek yürüdüm, düşündüğümü hatırlamıyorum, saat sabahın bilmem kaçı, bir sokak köpekleri bir ben, ismail bile toplamış tası tarağı yol almış... geç olmuş dedim... elimi cebime attım, sigara paketi orda... oh ne güzel...
kuğulu da banklar boş, hava yumuşamış, sabah ayazıyla gece sıcaklığı arasında bir yarım saat vardır, onu denk getirmenin sevinciyle iç cebimdeki viski şişesine davrandım, içmek biraz zamanımı alacağa benziyordu...
öylece oturdum parkın tenhasında.
kuğulu dan sıkılmışlığım ilk değildir, ama gitmeden de edemem. yürüyerek arjantin e oradan da dümdüz eve giden yol... yarısında pusulam şaştı, saat sabah 5 sularında kendimi seğmenler de buldum yine...
ıslak çimenlere uzanıp evcil canavarlarını gezdiren abilere ablalara baktım, Ankara nın ortasında çiğ düşmüş çimenlere sızan bir adam hiç mi ilgisini çekmez insanın , hayretler içinde bir sigara yaktım...
aklımdan geçenleri yazmak için geç kaldığımı biliyordum, zamanında konuşmak konusunda zaten hiç iddiam olmamıştı...
kendinden başka kaybedecek bir şeyin kalmamıştı!
ne demek şimdi bu dedim...
her şeyi berbat ettin bu kadar ağdalı söylenir mi sarhoş bi adama diye geçirdim içimden.
selçuk!!
selçuk!!
derinden birisi adımı çağırıyordu, uyumadığıma eminim, ama gözlerim kapanmış...
ne işin var burada dedi...
nerede olduğumu anlamam zamanımı aldı, boş boş baktığımı şimdi tahmin ediyorum...
kötü görünüyorsun dedi.
uyku tutmadı dedim, belli diye gülümsedi...
bekle burada geliyorum birazdan...
bekledim. zaten başka bir şey yapacak durumda değildim. biraz sonra elinde kahveyle geldi . vay be dedim içimden amerikan filmi ayağıma geldi, bir de aşk başlarmış sabahın köründe iyi mi?
özgüven sapkınlığı böyle bir şey sanırım; sen sabaha kadar serseri gibi iç, barda millete saldır, evin yolunu bulamadan parkta sız, ağzın dilin kupkuru yayıl çimenin üstüne üstüne, film tadında olasılık gelip seni bulsun o kadar aberkrombi aşofmanlı, golden köpekli yakışıklı adamın arasında! pes! içimdeki Sadri Alışık ''bırak dağınık kalsın anadın mı'' diye fısıldıyordu...
noldu dün gece anlat bakalım dedi. Sesinde kendisinden etkilenildiğini bilen ama ‘arkadaş kalalım bebeğim’i hissettiren o liseli kız tonlaması vardı... ondan hoşlanmıyordum, yani özel bir şey hissetmiyordum ama bu halde yakalanmak isteyeceğim kadınlardan da değildi.
hadi ama anlat bakalım...
kahveden bir yudum aldım, starbucks amerikanosu... film bebeğim bu dedim içimden, hem de başrol sayılırsın, ne bileyim rolümün daha ben uyanmadan çalındığını! samimi değildik, arkadaşta sayılmazdık... nerden başlasam diye düşündüm, başlamamak saçma olabilirdi elimde kırk yıllık hatır senediyle, nemli çimenlerin üstünde, kıçımdaki ıslaklıkla derin bir nefes aldım...
uzun hikaye dedim...
uzun olduğu belli seni dün akşam 7 gibi bara girerken gördüm hala dışardasın diyerek gülümsedi. normal şartlarda o gülümsemeden çok etkilenmesi gereken ben devrik başrol oyuncusu hikayeyi neresinden tutup güne uygun hale getirsem diye elimi cebime atıp bir sigara çıkardım.
iki seçenek vardı ya gerçeği hatırladığım kadarıyla anlatıp elimdeki kahveyle kıçımın ıslağı kurumadan eve gidecektim ya da kurgusu doğaçlama başlayan bu sabahı hafif traşlı bir hikayeyle ölümsüzleştirecektim ama gece olanlar neresinden tutsam elimde kalıyordu.
kız meselesi mi dedi?
kız meselesi dedim içimden... bir kızdan bu lafı sanırım ilk defa duyuyordum, bana hep erkek lugatı gibi gelmiş, şaşırdım...
biraz dedim...
nasıl biraz?
yani başlangıcında bir kız vardı ama sanırım artık yok dedim...
anlıyorum dedi...
gerçekten anlamış olması olasılığından tedirgin oldum, bir gecede değişmiş, barbarlığı ve hanzoluğu yüzüne yer etmiş bir adam olmuş olabilir miydim gerçekten?
kavga ettiniz, sen de sabaha kadar içip burada sızdın...
derin bir oh çektim. benim yüzüme yapıştığını sandığım şey aslında benim olmayan, sevgili ardından derbeder olan delikanlı sıfatıymış meğer...
öyle dedim...
boşver desem de boş biliyorum dedi... insan acısını yaşamalı...
eyvah dedim, eski sevgilisinden başlayıp aslında en yakın dostunun köpeği olduğunu anladığı o tuhaf güne kadar gider bu hikaye...
öyle de oldu... rolüm çalınmıştı hem de gözümün önünden ve gözlerimin içine bakıla bakıla... zaten sevgilisinin eski sevgilisine saldıran adamın hikayesi ancak bir orta boy amerikano edecekti, ben ne sanmıştım ki?
bütün hikayeyi dinlemeye hazırlıklı değildim ama kaçacak hiç bir boşluk bırakmamıştı bana...
arkadaşım yanılmıştı...
kaybedecek bir şeyim daha vardı, hikayem...
ve onu da kaybediyordum işte...
gece boyu rezilliğimin doruklarında dolanırken sabah başka bir hikayenin dinleyici katılımcısı olmuştum...
başım zonkluyordu...
kahvesini elinden alıp kapağını açtım, içine biraz viski koydum. kahvemi çimenlerin üstüne bırakıp içkiden bir yudum aldım ve dinlemediğim hikayeye ortasından dalarak n' olmuş yani dedim?
adam pekte haksız sayılmaz bence...
adam mı?
değil mi?
sen hiç ece adında adam duydun mu dedi özverisine tecavüz edilmiş sevgili gibi!
içimdeki mirkelam ''ne kadar ayıp, naaptın asuman'' diye bağırıyordu
sen hiç ece ayhan ı duydun mu deyip az önce aldığı mataramı kaptım elinden...
arkama bile bakmadan elimdeki kahveyle kıçımın ıslağı kurumadan evime giden yolda yürümeye başladım....
msd
seni bulacam!
http://kehkehkehdiyegulenadam.blogspot.com/
bence tekrar bakın, beni izleyen herkes, bu adamı izleyin, okuyun, okutturun!!!
bence tekrar bakın, beni izleyen herkes, bu adamı izleyin, okuyun, okutturun!!!
severmiş
evde yalnız
martı boşlukları
okuduğum bütün dualar
gökyüzünde
yarım
sonsuzlukta asılı bir kaç ayıp
dolaşıyor odaları
böyle yağmurlu günlerde
ben
boş bir sokağın
bütün kapı zillerine
kendi adımın
baş harflerini yazarım…
msd
eylül 2010 ankara
martı boşlukları
okuduğum bütün dualar
gökyüzünde
yarım
sonsuzlukta asılı bir kaç ayıp
dolaşıyor odaları
böyle yağmurlu günlerde
ben
boş bir sokağın
bütün kapı zillerine
kendi adımın
baş harflerini yazarım…
msd
eylül 2010 ankara
hiç
bir gün gelecek
biz artık
ne erguvanlardan
ne de ormanlardan
bahsedeceğiz
içimizi burkan
ne kadar
hikayemiz
varsa
hiç
geçemediğimiz
sularımıza
dökeceğiz
msd/ankara
biz artık
ne erguvanlardan
ne de ormanlardan
bahsedeceğiz
içimizi burkan
ne kadar
hikayemiz
varsa
hiç
geçemediğimiz
sularımıza
dökeceğiz
msd/ankara
4 Eylül 2010 Cumartesi
devam
Yoksulluk
Bu gece tanrıdan bahsetme bana, kimsenin gıyabında konuşmayalım, günah diyorlar. Pencereler kapalı, yazı kışa sürmüş şehir, kimsesiz su birikintilerinde aramaya devam mı etmeliydim cebimden düşürdüğüm seslerimi? Yazdığım mektupları kendime yolluyorum, akılsız ve soluksuz geçip gidiyor günler. Caddeler ve insanlar bizi özlüyorlar mı gerçekten, bu şehir o sevdiğimiz adamların şehri mi hala? Meyhanelerinde ağladığımız kaç gecemiz varsa vazgeçtim. Şehri ıhlamurlar yüzünden terk ediyorum…
Sefer
Bir gece daha kalalım, belki söyleyecek bir şeyleri kalmıştır ağustosun… bildiğimiz şarkıları mırıldanalım, kediler ve parklar geçsin kitaplarımızın sayfalarından, hiçbir kimse benim kadar yazmamıştır parkları, hiçbir kimse bu kadar saymamıştır yollarını bu şehrin, öyleyse tek bir gece daha kalalım, mutlaka gösterecek bir şeyi daha kalmıştır ağustosun… sokağı bir anlaşmazlık yüzünden terk ediyorum…
Tarife
Yaklaş, konuşmak istemediğim şeyler var seninle… yaklaş ki aklım karışsın, konuşamayayım… eskiciler ve başka ülke pulları… zarflar burada da mektuplarımı ne yapmışsın? Yaklaş ki sormayayım. Bir hesaplaşma, bir iç kırgınlığıdır gözümden savrulan, kendi elimi daldırıp kaburgamdan içeri bahsettiğin tanrının seni yaptığı parçayı söküp atıyorum ben den. Şimdi başka bir tutsaklık bulmalısın savurganlığına… seni bir özür yüzünden terk ediyorum…
Yol
Uyandığımı varsayarak koyu bir kahve söylüyorum kendime, kediler ve ölüler bilmediğim bir oyuna tutuşuyorlar tekkemin bahçesinde. Şeyhim adi bir suçluymuş meğer, ne kuralı kalmış bu mezhebin ne elle tutulur bir öğüdü. tanrını bir güvensizlik yüzünden terk ediyorum…
Tabla
Beni bul… bıraktığım mektupları seyyarcı çocuklara ver, sakız falları gibi sarsınlar simitlerini, şehrin bütün çöp kutularına dağılayım gece olduğunda. Kendimi bir mektup yüzünden terk ediyorum…
msd
Bu gece tanrıdan bahsetme bana, kimsenin gıyabında konuşmayalım, günah diyorlar. Pencereler kapalı, yazı kışa sürmüş şehir, kimsesiz su birikintilerinde aramaya devam mı etmeliydim cebimden düşürdüğüm seslerimi? Yazdığım mektupları kendime yolluyorum, akılsız ve soluksuz geçip gidiyor günler. Caddeler ve insanlar bizi özlüyorlar mı gerçekten, bu şehir o sevdiğimiz adamların şehri mi hala? Meyhanelerinde ağladığımız kaç gecemiz varsa vazgeçtim. Şehri ıhlamurlar yüzünden terk ediyorum…
Sefer
Bir gece daha kalalım, belki söyleyecek bir şeyleri kalmıştır ağustosun… bildiğimiz şarkıları mırıldanalım, kediler ve parklar geçsin kitaplarımızın sayfalarından, hiçbir kimse benim kadar yazmamıştır parkları, hiçbir kimse bu kadar saymamıştır yollarını bu şehrin, öyleyse tek bir gece daha kalalım, mutlaka gösterecek bir şeyi daha kalmıştır ağustosun… sokağı bir anlaşmazlık yüzünden terk ediyorum…
Tarife
Yaklaş, konuşmak istemediğim şeyler var seninle… yaklaş ki aklım karışsın, konuşamayayım… eskiciler ve başka ülke pulları… zarflar burada da mektuplarımı ne yapmışsın? Yaklaş ki sormayayım. Bir hesaplaşma, bir iç kırgınlığıdır gözümden savrulan, kendi elimi daldırıp kaburgamdan içeri bahsettiğin tanrının seni yaptığı parçayı söküp atıyorum ben den. Şimdi başka bir tutsaklık bulmalısın savurganlığına… seni bir özür yüzünden terk ediyorum…
Yol
Uyandığımı varsayarak koyu bir kahve söylüyorum kendime, kediler ve ölüler bilmediğim bir oyuna tutuşuyorlar tekkemin bahçesinde. Şeyhim adi bir suçluymuş meğer, ne kuralı kalmış bu mezhebin ne elle tutulur bir öğüdü. tanrını bir güvensizlik yüzünden terk ediyorum…
Tabla
Beni bul… bıraktığım mektupları seyyarcı çocuklara ver, sakız falları gibi sarsınlar simitlerini, şehrin bütün çöp kutularına dağılayım gece olduğunda. Kendimi bir mektup yüzünden terk ediyorum…
msd
3 Eylül 2010 Cuma
kimin tarafındasın?
bunca şeyden sonra,bütün o olanlar ve yaşananlardan sonra o nun üzgünlüğüne üzgünüm dedim...
özgüvenine hayranım ama
muhtemelen senden daha iyisini bulacak,hem de her açıdan dedi...
sonra bir yudum daha aldı içkisinden,konuşmadık.
film karesi gibiydik,ben başrol değildim.
msd
özgüvenine hayranım ama
muhtemelen senden daha iyisini bulacak,hem de her açıdan dedi...
sonra bir yudum daha aldı içkisinden,konuşmadık.
film karesi gibiydik,ben başrol değildim.
msd
tek yön
soğuk…
Mevsimle alakası kalmamış günün. yazmak susmaktan farklı değil gibi geliyor böyle zamanlarda.. tutarsızlığını hissettiğim bütün yol ayrımlarını seslere bölüyorum. Uygunsuz bir hikayenin ortasındayım, kahve ile şehir arasında bir yerlerde… Yaz başında sesi tutulmuş meydanlar geziyorum, insanlar meydansız kalıyorlar kendisi olamayan şehirlerde… Birileri sürekli sorular soruyor, susmakla yürümek arasında sıkışıp kalıyorum, yüzümdeki karışıklık hiç bir bilmeceye cevap olamıyor böyle günlerde… Kendimi bir anlaşmazlık yüzünden terk ediyorum…
yol…
İki şeyi düşünüyorum. bütün şey leri iki şey le türetiyorum sonra… olduğum şey olacağımı sandığım şey i sobeliyor, yol(cu)luklarım ben i bulandırıyor böyle zamanlarda… Aklımı bir taşıta yüklüyorum tedirgin bir cisimleştirme çabasıyla , kimi en çok seviyorsam onun yanında kalıyor sıcaklığım, aklımı resmedecek bir tual bulamıyorum… Uzakları ve yakınları anlatıyorum çocuklara, şarkıları ve tarih yazıcıları, yollar uzun sürüyor, gitmeyi kalmaktan çıkardığımda geriye bütün bir hikaye kalmıyor… kendimi sabırsızlığım yüzünden terk ediyorum…
kitap
çantalar dolusu kitap boşaltıyorum denize rüyalarımda, bir doldurma yol, bir nefes aralığı yaratabilmek için, asma katlar çıkıyorum tedirgin uyku(suz)luklarıma, benim olmayan nöbet ler geçiyorum yaz tutulmalarında… Tuttuğum şarkıları kimseler ezbere bilmiyor. Yüzüm diyorum, ellerim acıyor, bağırmakla boğuşmak arasında kararsız kalıyorum, kedi ikinci intiharına hazırlanıyor… Geç alınmış bir haber sonrasına ilikliyorum mevsimi, içim yaz oluyor saçlarım alkol ağırlığı… kendimi kalabalığım yüzünden terk ediyorum…
masal
saat gecenin geç i… anahtarlarımı çıkarmaya üşenip arsızlığımla açıyorum kapıyı… tanıdık bir ses, ufacık bir ipucu arıyorum salonda, cinayetime sebep bulamıyorum eski bir film afişinden başka, öylece çöküveriyorum kanepeye, kedi bir bardak rakı daha getiriyor… bu sefer diyor yalnız benim için iç, sonra çöküveriyor çocukluğumun üzerine… uyumaya yakın annemi anımsıyorum… hep son haliyle geliyor gözümün önüne, bulanık, tanıdık, gözlerimi siliyorum, susuyor, aynı yeşillikte uzatıyorum yüzümü dizlerine… yaşlanmakla yıpranmak arasında şaşırıyorum… anlattığı masalları düşünüyorum, geceleri uyanıp nefesini dinlemelerimi, sahipsizliğimi kabullenmelerimi soruyorum, gözlerimi silecek bir bahanem kalmıyor… annemi düşkünlüğüm yüzünden terk ediyorum…
kedi
arsız bir varolma alışkanlığıyım, tek hecelik isimler türetiyorum gece yarılarıma… gecelerimi sevmiyorlar, başka adamları arıyorlar telefonlarıma, susuyorum. içtiğim ilk sigarayı arıyorum, telesekreter çıkıyor, doğumumdan kalan lekeleri soruyorum arkadaşlara ’yüzün’ diyorlar, doğduğun gün yanındaydı… susuyorum… kedi bir bardak rakı daha getiriyor… kediyi bir suskunluk yüzünden terk ediyorum…
msd/ankara
Mevsimle alakası kalmamış günün. yazmak susmaktan farklı değil gibi geliyor böyle zamanlarda.. tutarsızlığını hissettiğim bütün yol ayrımlarını seslere bölüyorum. Uygunsuz bir hikayenin ortasındayım, kahve ile şehir arasında bir yerlerde… Yaz başında sesi tutulmuş meydanlar geziyorum, insanlar meydansız kalıyorlar kendisi olamayan şehirlerde… Birileri sürekli sorular soruyor, susmakla yürümek arasında sıkışıp kalıyorum, yüzümdeki karışıklık hiç bir bilmeceye cevap olamıyor böyle günlerde… Kendimi bir anlaşmazlık yüzünden terk ediyorum…
yol…
İki şeyi düşünüyorum. bütün şey leri iki şey le türetiyorum sonra… olduğum şey olacağımı sandığım şey i sobeliyor, yol(cu)luklarım ben i bulandırıyor böyle zamanlarda… Aklımı bir taşıta yüklüyorum tedirgin bir cisimleştirme çabasıyla , kimi en çok seviyorsam onun yanında kalıyor sıcaklığım, aklımı resmedecek bir tual bulamıyorum… Uzakları ve yakınları anlatıyorum çocuklara, şarkıları ve tarih yazıcıları, yollar uzun sürüyor, gitmeyi kalmaktan çıkardığımda geriye bütün bir hikaye kalmıyor… kendimi sabırsızlığım yüzünden terk ediyorum…
kitap
çantalar dolusu kitap boşaltıyorum denize rüyalarımda, bir doldurma yol, bir nefes aralığı yaratabilmek için, asma katlar çıkıyorum tedirgin uyku(suz)luklarıma, benim olmayan nöbet ler geçiyorum yaz tutulmalarında… Tuttuğum şarkıları kimseler ezbere bilmiyor. Yüzüm diyorum, ellerim acıyor, bağırmakla boğuşmak arasında kararsız kalıyorum, kedi ikinci intiharına hazırlanıyor… Geç alınmış bir haber sonrasına ilikliyorum mevsimi, içim yaz oluyor saçlarım alkol ağırlığı… kendimi kalabalığım yüzünden terk ediyorum…
masal
saat gecenin geç i… anahtarlarımı çıkarmaya üşenip arsızlığımla açıyorum kapıyı… tanıdık bir ses, ufacık bir ipucu arıyorum salonda, cinayetime sebep bulamıyorum eski bir film afişinden başka, öylece çöküveriyorum kanepeye, kedi bir bardak rakı daha getiriyor… bu sefer diyor yalnız benim için iç, sonra çöküveriyor çocukluğumun üzerine… uyumaya yakın annemi anımsıyorum… hep son haliyle geliyor gözümün önüne, bulanık, tanıdık, gözlerimi siliyorum, susuyor, aynı yeşillikte uzatıyorum yüzümü dizlerine… yaşlanmakla yıpranmak arasında şaşırıyorum… anlattığı masalları düşünüyorum, geceleri uyanıp nefesini dinlemelerimi, sahipsizliğimi kabullenmelerimi soruyorum, gözlerimi silecek bir bahanem kalmıyor… annemi düşkünlüğüm yüzünden terk ediyorum…
kedi
arsız bir varolma alışkanlığıyım, tek hecelik isimler türetiyorum gece yarılarıma… gecelerimi sevmiyorlar, başka adamları arıyorlar telefonlarıma, susuyorum. içtiğim ilk sigarayı arıyorum, telesekreter çıkıyor, doğumumdan kalan lekeleri soruyorum arkadaşlara ’yüzün’ diyorlar, doğduğun gün yanındaydı… susuyorum… kedi bir bardak rakı daha getiriyor… kediyi bir suskunluk yüzünden terk ediyorum…
msd/ankara
1 Eylül 2010 Çarşamba
...
kızılkahve bir esinti var sanki
eylül sen mi geldin?
nurun
http://nosmustamittovivoen.blogspot.com/
böyle yazmak güzeldir...
eylül sen mi geldin?
nurun
http://nosmustamittovivoen.blogspot.com/
böyle yazmak güzeldir...
31 Ağustos 2010 Salı
buluş yaptım
kitle imla silahı! bence çok iyi olurdu!
sevce diye bir şey de bulmuştum, cümle içinde kullanmak daha nasip olmadı.
bikaç şey daha bulduydum, aklıma geldikçe yazarım ama bi yerlerde izinsiz kullanırsanız yakarım! şaka şaka bi'şey yapmam.
sevce diye bir şey de bulmuştum, cümle içinde kullanmak daha nasip olmadı.
bikaç şey daha bulduydum, aklıma geldikçe yazarım ama bi yerlerde izinsiz kullanırsanız yakarım! şaka şaka bi'şey yapmam.
30 Ağustos 2010 Pazartesi
kardeşime...
biz bütün bu hayatı iki omuzla yüklenmiştikte
şimdi sen kendine yer bulamaz oldun bu kentte
olsun
bu ev
bu sokak
bu kediler
bana seni soracak
olsun...
gitmek istiyorsun
gideceksin
oysa ben
sensiz bu şehri hiç bilmemiştim
olsun...
çocukluğumuz bir bozkırda geçti
sonrası bol yağışlı ve bir mevsim normaline iliklenmiş
babamızdan muzdarip
iyiliği
varlığı
yokluğu
ve sus luğu da bildik
olsun...
şimdi sen bu şehre sığamaz oldun
olsun...
gidiyor musun
git
kocaman bir mutluluk yüzüne yapışsın
öyle güzel
öyle seni anlatır...
olsun...
ben
bu şehri sana anlatmaya
devam ederim
olsun...
kurbağalar Aslı...
parklarını benim kadar sevmedinse de bu şehrin
sana edip okuduğum bir köşesini
hep hatırlayacaksın o denizli sokaklarda
ki biz zaten fazlasından hak koymamıştık birbirimize
şimdi sen bu şehirde
olamaz olmuşsun da
bana gitmek diyorsun
olsun...
git
sokak
ben
kediler
ve mevsimler
perdelerimizi
sokmam evden içeri
gitmek diyorsun
git...
olsun...
msd
ankara
şimdi sen kendine yer bulamaz oldun bu kentte
olsun
bu ev
bu sokak
bu kediler
bana seni soracak
olsun...
gitmek istiyorsun
gideceksin
oysa ben
sensiz bu şehri hiç bilmemiştim
olsun...
çocukluğumuz bir bozkırda geçti
sonrası bol yağışlı ve bir mevsim normaline iliklenmiş
babamızdan muzdarip
iyiliği
varlığı
yokluğu
ve sus luğu da bildik
olsun...
şimdi sen bu şehre sığamaz oldun
olsun...
gidiyor musun
git
kocaman bir mutluluk yüzüne yapışsın
öyle güzel
öyle seni anlatır...
olsun...
ben
bu şehri sana anlatmaya
devam ederim
olsun...
kurbağalar Aslı...
parklarını benim kadar sevmedinse de bu şehrin
sana edip okuduğum bir köşesini
hep hatırlayacaksın o denizli sokaklarda
ki biz zaten fazlasından hak koymamıştık birbirimize
şimdi sen bu şehirde
olamaz olmuşsun da
bana gitmek diyorsun
olsun...
git
sokak
ben
kediler
ve mevsimler
perdelerimizi
sokmam evden içeri
gitmek diyorsun
git...
olsun...
msd
ankara
bunaltan güneşten fazlası da olabilirdi avuçlarımda, sen tehlikenin farkında değildin henüz.
oysa ben en çok akşam üzer'leri asabiyete keserim, bilmiyordun.
sert bir rock şarkı, boğazımdan geçişi canımı yakan içkiler gibi yakıcı bir şey hissediyorum bugün.
yaşlandın deme, hala sarhoş olup sokakta dövüşecek cesaretim var!
oysa ben en çok akşam üzer'leri asabiyete keserim, bilmiyordun.
sert bir rock şarkı, boğazımdan geçişi canımı yakan içkiler gibi yakıcı bir şey hissediyorum bugün.
yaşlandın deme, hala sarhoş olup sokakta dövüşecek cesaretim var!
kedi nin uykusu
Çok kalabalık yazıyorsun dedi...
Anlaşılmak için değil, anlatmak için yazıyorsun çünkü.
Yazmak için yazıyorum dedim. Anlatmak hatiplerin, anlaşılmak peygamberlerin işiydi...
Sesi çatallaşmıştı, sakalları uzamış, saçları karışmış... Yüzü yorulmuş, parmak uçları bana dönmüştü, duvarda asılı duran resmi şiir gibi bilirdi, ezberinden okurdu bazı zamanlar... Kar yağınca susardık, şehirle hasımdık, insanlarla sırnaşık, evlere yabancıydık. İkinci kıştan sonrasını saymadık. Terk edişlerimizi saymadık, geri dönüşlerimizi, eşikleri, insanları saymadık... Ben yazmak için yazıyordum çünkü...
O resimleri ezberliyordu. Kışı sevmiyordum, kediler kayboluyorlardı, o kadar kedi nerede saklanıyordu? Anlamıyorduk. Susmak iyi bir fikir olabilirdi, konuşmakta... Yürümek, koşmak, bulmacalar... Hepsi anlaşılabilirdi... Bir tek yoksulluğu anlayamıyorduk, ne tuhaf bir şeydi mahrum olmak, yok olması...
Saymayı bıraktığımız kıştan iki bahar sonra kitaplarımı yaktım, ardından fotoğrafları, yaz boyu başka raflarda tozlandım... Kedi kış başında diğerleriyle beraber bizi terk etti... öyle sessiz sedasız da değil, sert bir biçimde gitti. Kör bir kedinin yıldızıydı artık Aralık... Bütün kış oturduk, hiç sobamız olmadı, yanmayan bir kalorifer yanan bir sobadan daha iyi değildi elbet ama sevmiyorduk yorulmayı...
Yılın soğuk yüzü hikayelerle geldi, dörtlüklerden fazlasını yazamadım. O cam kenarında oturdu, ben kapıya yakın... kedinin dönmesini bekledim. Bazı günler kar öyle uzun yağdı ki gökyüzü iki gün hiç kararmadı. Her yer buzla kaplandı, caddeler ıssızlaştı, insanlar uykuya daldı, hayat yavaşladıkça yavaşladı... şehir kış başında kör bir kedi tarafından yarı yolda bırakıldı...
Güldüğümüz zamanlarımız da oldu, ağır ağır soluduk, her yan is kokuyordu. Güzel filmler izleyesimiz vardı, filmleri eskiciye verip bir kaç çamaşır mandalı aldığımızı unutup saatlerce kaset aradık... bulamadık...
Çok kalabalık yürüyorsun dedi.
Varmak için değil, kalmak için yürüyorsun çünkü...
Yürümek için yürüyorum dedim... Varmak yolcuların, kalmak esnafların işiydi...
Ben canım istediği için yürüyordum... O geçen kış bırakmıştı adımlarını saymayı, okumayı unuttuk, yazmaya boş verdik, susmayı beğenmedik, konuşmayı beceremedik... Kör bir kediye sebep olmuştu kış, huzursuz etmişti... Bahar sağır bir kediyle geldi, inadına günlerce konuştuk...
Onu yanlış anlamıştım, kediye kızmıyordu, şehire ya da mevsime de kızmıyordu... Bütün öfkesi banaydı. Benim suskunluğum yüzünden gitmişti kedi, ben resimleri sevmiyorum diye... anlamıyorum diye... sıkıldığı için... İstemese de kızıyordu bana, düşünmeden edemiyordu...
Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti, mesafeliydim, ya da endişeli ya da korkuyordum düpe düz... Fark etmez... Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti... Sanki geçmişe inat kaçıyordu kediler evlerimden, sağırı kaçıyordu, körü kaçıyordu, yavru olanı ölüyordu... Hayat intikamını benden kedilerle alıyordu...
Gitsinlerdi... Özlemiyordum...Ben kapıyı gören koltukları seviyordum, bundan kediye neydi?
Yaz başında O da gitti... şehri terk etti... şehir yaz başında bir adam tarafından terk edilmişti...
m.s.d
beş kasım ikibindokuz /Ankara
(Baransel' e ve kediye yazılar...)
Anlaşılmak için değil, anlatmak için yazıyorsun çünkü.
Yazmak için yazıyorum dedim. Anlatmak hatiplerin, anlaşılmak peygamberlerin işiydi...
Sesi çatallaşmıştı, sakalları uzamış, saçları karışmış... Yüzü yorulmuş, parmak uçları bana dönmüştü, duvarda asılı duran resmi şiir gibi bilirdi, ezberinden okurdu bazı zamanlar... Kar yağınca susardık, şehirle hasımdık, insanlarla sırnaşık, evlere yabancıydık. İkinci kıştan sonrasını saymadık. Terk edişlerimizi saymadık, geri dönüşlerimizi, eşikleri, insanları saymadık... Ben yazmak için yazıyordum çünkü...
O resimleri ezberliyordu. Kışı sevmiyordum, kediler kayboluyorlardı, o kadar kedi nerede saklanıyordu? Anlamıyorduk. Susmak iyi bir fikir olabilirdi, konuşmakta... Yürümek, koşmak, bulmacalar... Hepsi anlaşılabilirdi... Bir tek yoksulluğu anlayamıyorduk, ne tuhaf bir şeydi mahrum olmak, yok olması...
Saymayı bıraktığımız kıştan iki bahar sonra kitaplarımı yaktım, ardından fotoğrafları, yaz boyu başka raflarda tozlandım... Kedi kış başında diğerleriyle beraber bizi terk etti... öyle sessiz sedasız da değil, sert bir biçimde gitti. Kör bir kedinin yıldızıydı artık Aralık... Bütün kış oturduk, hiç sobamız olmadı, yanmayan bir kalorifer yanan bir sobadan daha iyi değildi elbet ama sevmiyorduk yorulmayı...
Yılın soğuk yüzü hikayelerle geldi, dörtlüklerden fazlasını yazamadım. O cam kenarında oturdu, ben kapıya yakın... kedinin dönmesini bekledim. Bazı günler kar öyle uzun yağdı ki gökyüzü iki gün hiç kararmadı. Her yer buzla kaplandı, caddeler ıssızlaştı, insanlar uykuya daldı, hayat yavaşladıkça yavaşladı... şehir kış başında kör bir kedi tarafından yarı yolda bırakıldı...
Güldüğümüz zamanlarımız da oldu, ağır ağır soluduk, her yan is kokuyordu. Güzel filmler izleyesimiz vardı, filmleri eskiciye verip bir kaç çamaşır mandalı aldığımızı unutup saatlerce kaset aradık... bulamadık...
Çok kalabalık yürüyorsun dedi.
Varmak için değil, kalmak için yürüyorsun çünkü...
Yürümek için yürüyorum dedim... Varmak yolcuların, kalmak esnafların işiydi...
Ben canım istediği için yürüyordum... O geçen kış bırakmıştı adımlarını saymayı, okumayı unuttuk, yazmaya boş verdik, susmayı beğenmedik, konuşmayı beceremedik... Kör bir kediye sebep olmuştu kış, huzursuz etmişti... Bahar sağır bir kediyle geldi, inadına günlerce konuştuk...
Onu yanlış anlamıştım, kediye kızmıyordu, şehire ya da mevsime de kızmıyordu... Bütün öfkesi banaydı. Benim suskunluğum yüzünden gitmişti kedi, ben resimleri sevmiyorum diye... anlamıyorum diye... sıkıldığı için... İstemese de kızıyordu bana, düşünmeden edemiyordu...
Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti, mesafeliydim, ya da endişeli ya da korkuyordum düpe düz... Fark etmez... Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti... Sanki geçmişe inat kaçıyordu kediler evlerimden, sağırı kaçıyordu, körü kaçıyordu, yavru olanı ölüyordu... Hayat intikamını benden kedilerle alıyordu...
Gitsinlerdi... Özlemiyordum...Ben kapıyı gören koltukları seviyordum, bundan kediye neydi?
Yaz başında O da gitti... şehri terk etti... şehir yaz başında bir adam tarafından terk edilmişti...
m.s.d
beş kasım ikibindokuz /Ankara
(Baransel' e ve kediye yazılar...)
27 Ağustos 2010 Cuma
uzak olur
uzakları ve yakınları...
deniz aşırı uzak larda düşünmek
gecenin ayyukunda,
dar olur...
geniş ülkeler düşleriz evsizliklerimize
ki
vatanlarımızı da azad etmiştik
en başından
o düzlüklerde bir orman olmak
zor olur...
ellerindeki kesikleri
ve
biriktirdiğin oyuncakları
kime vereceğini bilemezsin
vermek
almak gibi değildir
gözünde büyür gözünden düşürdüklerin
böyle zamanlarda
dili başka filmlere ağlamak zor
o filmlere asılı kalmak
uzak olur...
eda'ya...
msd
ağustos2010
deniz aşırı uzak larda düşünmek
gecenin ayyukunda,
dar olur...
geniş ülkeler düşleriz evsizliklerimize
ki
vatanlarımızı da azad etmiştik
en başından
o düzlüklerde bir orman olmak
zor olur...
ellerindeki kesikleri
ve
biriktirdiğin oyuncakları
kime vereceğini bilemezsin
vermek
almak gibi değildir
gözünde büyür gözünden düşürdüklerin
böyle zamanlarda
dili başka filmlere ağlamak zor
o filmlere asılı kalmak
uzak olur...
eda'ya...
msd
ağustos2010
26 Ağustos 2010 Perşembe
kıskanca
''sesin
ek yerlerimden parçalı bulutlu''
böyle bir şey yazabilmeliydim bir kere olsun.
http://nosmustamittovivoen.blogspot.com/
ek yerlerimden parçalı bulutlu''
böyle bir şey yazabilmeliydim bir kere olsun.
http://nosmustamittovivoen.blogspot.com/
reklamlar 2
izlenilesi bir ortam daha buyrun efendim;
http://pepperfurnivalistanbuldanbildirdi.blogspot.com/
kıymetimi de bilin. sizin için bu takipleri yapıyorum:)
http://pepperfurnivalistanbuldanbildirdi.blogspot.com/
kıymetimi de bilin. sizin için bu takipleri yapıyorum:)
belki bir sayfa da benim için...
beni bir kalabalığa soruyorsun. tek başınalığın bir sert demir parçası gibi, fırlatılacak kadar büyük değil, morluklarını geçirecek kadarsa soğukluğu kalmamış, ne bir hurdacıya satabilirsin artık onu ne de bir köşesine koyabilirsin evinin, hiç giymeden sakladığın gömlekler gibi asılı kalacak işte dolabının bir ücrasında.
beni bir yokluğa soruyorsun. bugün sahip olduğum ne kadar olumsuz ön ekim varsa ellerinden tutup bir çocuk parkını yağmalatıyorsun, bir abi, bir yaşı geçkin abla oluyorsun arsızlıklarına.
bir şeyler karalıyoruz ömürlerimizin en kalabalık yerlerine, mor çiçekleri konuşuyoruz. çocukları, atari oyunlarını, yazdıklarını ve durmadan yazacağını söylediğin hikayelerini konuşuyoruz.
bu akşam yağmur yağmasın, bu akşamı biz yağalım. masalara ve odaları yağalım bu akşamı. ne hikayeleri konuşalım ne de geçmişi, defter sayfaları gibi yırtıp atalım kendimizi, tek damla kanımız akmasın.
tombul ayaklarıyla bir kadın ağır ağır yukarılıyor yokuşu, gelişini kolaylamış, çocuklarını büyütmüş, büyük oğlana öğretmen bir kız arıyor, hemşire de olurmuş, vesikalık fotoğrafı cüzdanında değil cebinde taşıyor ki hemen çıkarabilsin kadın günlerinde.
mahalle sonbahara hazırlanıyor, sonbaharda da yapsak ya temizliği, yoksa soğuk mevsim diye mi mesafeli duruyoruz sonbahar-kış işlerine? bunu da konuşalım bu gece olmaz mı?
bir tarafından tut bu hikayeyi, belki bir sayfa da benim için yazarsın.
msd
ağustos2010ankara
beni bir yokluğa soruyorsun. bugün sahip olduğum ne kadar olumsuz ön ekim varsa ellerinden tutup bir çocuk parkını yağmalatıyorsun, bir abi, bir yaşı geçkin abla oluyorsun arsızlıklarına.
bir şeyler karalıyoruz ömürlerimizin en kalabalık yerlerine, mor çiçekleri konuşuyoruz. çocukları, atari oyunlarını, yazdıklarını ve durmadan yazacağını söylediğin hikayelerini konuşuyoruz.
bu akşam yağmur yağmasın, bu akşamı biz yağalım. masalara ve odaları yağalım bu akşamı. ne hikayeleri konuşalım ne de geçmişi, defter sayfaları gibi yırtıp atalım kendimizi, tek damla kanımız akmasın.
tombul ayaklarıyla bir kadın ağır ağır yukarılıyor yokuşu, gelişini kolaylamış, çocuklarını büyütmüş, büyük oğlana öğretmen bir kız arıyor, hemşire de olurmuş, vesikalık fotoğrafı cüzdanında değil cebinde taşıyor ki hemen çıkarabilsin kadın günlerinde.
mahalle sonbahara hazırlanıyor, sonbaharda da yapsak ya temizliği, yoksa soğuk mevsim diye mi mesafeli duruyoruz sonbahar-kış işlerine? bunu da konuşalım bu gece olmaz mı?
bir tarafından tut bu hikayeyi, belki bir sayfa da benim için yazarsın.
msd
ağustos2010ankara
25 Ağustos 2010 Çarşamba
'ağam gelmiş harmandan, bey kızına er ister'
Yazı-nın yarışması olmaz, olmamalı!
kim neyi yarıştırıyor?
kim kim oluyor da bir şeyin iyisine-kötüsüne karar veriyor, benim cümlemi 'olmuş, olmamış, ha gayret olacak, bundan olmaz' lamak neden birilerine iş oluyor?
kim karar veriyor?
iyi niyetten şüphem yok ama fikrimi de söyleyeyim dedim.
arkadaşlarım ilgilenmişler, sağolsunlar.
bu adrese bir bakın, belki yarışa sokulacak satırlarınız vardır, hiç yoktan satır olur.
http://www.kitapkolik.net/kitapkolik-net-kitap-odullu-yarisma
bana sorarsanız yazın derim, sadece yazalım.
yayınlatacak yayıncı bulamazsak deftere yazar eşe dosta veririz.
evimde çok kitap var, onları okuyorum, iyi mi kötü mü ordan anlıyorum.
selamlar.
kim neyi yarıştırıyor?
kim kim oluyor da bir şeyin iyisine-kötüsüne karar veriyor, benim cümlemi 'olmuş, olmamış, ha gayret olacak, bundan olmaz' lamak neden birilerine iş oluyor?
kim karar veriyor?
iyi niyetten şüphem yok ama fikrimi de söyleyeyim dedim.
arkadaşlarım ilgilenmişler, sağolsunlar.
bu adrese bir bakın, belki yarışa sokulacak satırlarınız vardır, hiç yoktan satır olur.
http://www.kitapkolik.net/kitapkolik-net-kitap-odullu-yarisma
bana sorarsanız yazın derim, sadece yazalım.
yayınlatacak yayıncı bulamazsak deftere yazar eşe dosta veririz.
evimde çok kitap var, onları okuyorum, iyi mi kötü mü ordan anlıyorum.
selamlar.
23 Ağustos 2010 Pazartesi
Turgut Uyar a...
Sana bir hikaye anlatayım ama önce avuçlarını göster bana…
Issız bir kalabalıktır hatıralarım, sırf sen nasiplenemeyesin diye sağdan soldan çaldıklarımla duvar çatlaklarıma yamanmış günlükler ve sabah kahveleri, bin yıldır aynı sandalyede oturan şehir kaçkınları, okula geç kalmış bir çocuk korkaklığıdır işte, sınıfa girse bir türlü girmese başka türlü.
Önce avuçların…
Onları bir teminat, bir peşin ödemek gibi aç önümde, bileyim ki avuçların boş.
Çizgilerinden bir yaşamak, renginden bir geçmiş çıkarayım…
Ama önce avuçların…
msd/ağustos2010
giresun
Issız bir kalabalıktır hatıralarım, sırf sen nasiplenemeyesin diye sağdan soldan çaldıklarımla duvar çatlaklarıma yamanmış günlükler ve sabah kahveleri, bin yıldır aynı sandalyede oturan şehir kaçkınları, okula geç kalmış bir çocuk korkaklığıdır işte, sınıfa girse bir türlü girmese başka türlü.
Önce avuçların…
Onları bir teminat, bir peşin ödemek gibi aç önümde, bileyim ki avuçların boş.
Çizgilerinden bir yaşamak, renginden bir geçmiş çıkarayım…
Ama önce avuçların…
msd/ağustos2010
giresun
22 Ağustos 2010 Pazar
20 Ağustos 2010 Cuma
martı bayramları
bu şehir
en çok arka sokaklarıyla vardır
çünkü ya deniz
ya dağdır
bu şehirde yaşamak
bir uçsuz bucaksızlığı
anlamaktır
geçerken
martılarını ve bayramlarını
bir çocukluk
kimsenin bilmediği renklerimi
sürerim denize
çünkü bu deniz en çok
kimsenin bilmedikleriyle ortadadır
ortalık yerinde bir çarşı
çarşıyı doldurmuş
kalabalık
bir yaz
bir hikayeyi anlatıyor kaldırım taşları sanki
ben öyle durmuş
denizi seyrediyorum
bir şey bekler gibi
gemilerin geçişine mutlanıyorum
gelmiyorum
hiç bir geleni karşılamıyorum
ne gidiyorum bu şehirden
ne de yerlisi oluyorum
bu şehri
ben
en
çok
sonbaharda
seviyorum…
msd
ağustos2010
giresun
en çok arka sokaklarıyla vardır
çünkü ya deniz
ya dağdır
bu şehirde yaşamak
bir uçsuz bucaksızlığı
anlamaktır
geçerken
martılarını ve bayramlarını
bir çocukluk
kimsenin bilmediği renklerimi
sürerim denize
çünkü bu deniz en çok
kimsenin bilmedikleriyle ortadadır
ortalık yerinde bir çarşı
çarşıyı doldurmuş
kalabalık
bir yaz
bir hikayeyi anlatıyor kaldırım taşları sanki
ben öyle durmuş
denizi seyrediyorum
bir şey bekler gibi
gemilerin geçişine mutlanıyorum
gelmiyorum
hiç bir geleni karşılamıyorum
ne gidiyorum bu şehirden
ne de yerlisi oluyorum
bu şehri
ben
en
çok
sonbaharda
seviyorum…
msd
ağustos2010
giresun
18 Ağustos 2010 Çarşamba
menekşe gözler
Sana eşlik etmeyi çok isterdim ama uyuyakaldım. Ne tuhaf, bütün ilk gençliğim sabaha karşı siyah beyaz filmleri beklemekle geçti.
Fatma Girik değilsin, gözlerin kahverengi… Türkan Şoray değilsin ki üzülme kimse değil!
Senin neyine aşık oldum ben?
( Ah Fatma ne yaptın sen yine?
Her şeyi berbat ettin. Bu adam ne kadar içse yeridir şimdi.
sabahın bu saatinde, herkesin gözü önünde böyle terk edilir mi insan? ne dedi sana film başlarken; ben senin bildiğin erkeklere benzemem demedi mi? Sigarasını iç cebinden çıkarıp ayıpmış gibi yakmadı mı? ne diye iki saattir orasından burasından çekiştirip duruyorsun adamı? ne diye çok içiyor, eve geç geliyor diye dır dır ediyorsun? derdini soruyor musun? ne olacaktı? ne sanıyordun yani?
Sadri içli çocuktur, rakıyı sever… pavyona gider gözünü çevirip Allah kuluna ilişmez,
mahallenin yanık sesli delikanlısıdır. Bir aşk yaşamış evvelden, bütün mahalle el birliğiyle susar… kolay mı sanıyorsun bu işleri sen Fatma! Bir günde düzelir mi o göz altı torbaları? kotası mı var sanıyorsun aşk acısının?
Bence sen geç olmadan eve dön Fatma, ilk gün yaptığın gibi üstünkörü bir temizlik, bir kap piyaz yap, ne biliyim bir ufak rakı al bakkaldan, beyaz peynir kes, masanın üstüne kasımpatı koymayı unutma sakın e mi! Eşektir Sadri, sen olmasan bilemeyecekti evi çiçek bahçesine çevirmeyi, sen uyma ona Fatma ne varsa hayallerinde tuğla gibi ör Sadrimin üstüne çabucak, gariban nasıl olsa ses etmiyor. Ne kadar ihtiyacın varsa o kadar sevdir kendini Fatma, korkma bütün mahalle el birliğiyle susar sen gidince.
boşuna uğraşma Fatma, Sadri’ den rol çalıyorsun işte! Senin masan daha kalabalık diye acın daha mı büyük sanıyorsun? Ya Sadri tek başına içmeyi seviyorsa? Ya artık geceleri anlatmak istemiyorsa? Bunları düşündün mü hiç Fatma?
Sadri bu gece gelemeyecek, belli oldu… ben de yatayım artık… sen de gelmezsin ama n’olur n’olmaz diye anahtarlar eski yerinde Fatma…)
msd
Fatma Girik değilsin, gözlerin kahverengi… Türkan Şoray değilsin ki üzülme kimse değil!
Senin neyine aşık oldum ben?
( Ah Fatma ne yaptın sen yine?
Her şeyi berbat ettin. Bu adam ne kadar içse yeridir şimdi.
sabahın bu saatinde, herkesin gözü önünde böyle terk edilir mi insan? ne dedi sana film başlarken; ben senin bildiğin erkeklere benzemem demedi mi? Sigarasını iç cebinden çıkarıp ayıpmış gibi yakmadı mı? ne diye iki saattir orasından burasından çekiştirip duruyorsun adamı? ne diye çok içiyor, eve geç geliyor diye dır dır ediyorsun? derdini soruyor musun? ne olacaktı? ne sanıyordun yani?
Sadri içli çocuktur, rakıyı sever… pavyona gider gözünü çevirip Allah kuluna ilişmez,
mahallenin yanık sesli delikanlısıdır. Bir aşk yaşamış evvelden, bütün mahalle el birliğiyle susar… kolay mı sanıyorsun bu işleri sen Fatma! Bir günde düzelir mi o göz altı torbaları? kotası mı var sanıyorsun aşk acısının?
Bence sen geç olmadan eve dön Fatma, ilk gün yaptığın gibi üstünkörü bir temizlik, bir kap piyaz yap, ne biliyim bir ufak rakı al bakkaldan, beyaz peynir kes, masanın üstüne kasımpatı koymayı unutma sakın e mi! Eşektir Sadri, sen olmasan bilemeyecekti evi çiçek bahçesine çevirmeyi, sen uyma ona Fatma ne varsa hayallerinde tuğla gibi ör Sadrimin üstüne çabucak, gariban nasıl olsa ses etmiyor. Ne kadar ihtiyacın varsa o kadar sevdir kendini Fatma, korkma bütün mahalle el birliğiyle susar sen gidince.
boşuna uğraşma Fatma, Sadri’ den rol çalıyorsun işte! Senin masan daha kalabalık diye acın daha mı büyük sanıyorsun? Ya Sadri tek başına içmeyi seviyorsa? Ya artık geceleri anlatmak istemiyorsa? Bunları düşündün mü hiç Fatma?
Sadri bu gece gelemeyecek, belli oldu… ben de yatayım artık… sen de gelmezsin ama n’olur n’olmaz diye anahtarlar eski yerinde Fatma…)
msd
17 Ağustos 2010 Salı
masal
-ama ben zaten hep yanlış zamanlarda konuşurum, hesap vermek gibi gelirler geçmişle gelecek kol kola.
en önce hangisi sönecek bu sokak lambalarının
bir daha kime böyle masallar anlatabileceksin...
parklara dadanalım istersen
seninle
öğle vakitleri bu şehir
dumana ve buhara bulanıyor
peki ya ölme vakitleri neresinde saklanıyorsun
sussak ya böyle biraz
deniz olmasa da gemiler geçirsek ya bir yerinden gecenin
öğrenci evleri ve ucuz yolculuklardan elimizde ne kalmış
nelerimizi paylaşmışız da sessiz
alacaksız kalmışız bir başımıza.
msd
en önce hangisi sönecek bu sokak lambalarının
bir daha kime böyle masallar anlatabileceksin...
parklara dadanalım istersen
seninle
öğle vakitleri bu şehir
dumana ve buhara bulanıyor
peki ya ölme vakitleri neresinde saklanıyorsun
sussak ya böyle biraz
deniz olmasa da gemiler geçirsek ya bir yerinden gecenin
öğrenci evleri ve ucuz yolculuklardan elimizde ne kalmış
nelerimizi paylaşmışız da sessiz
alacaksız kalmışız bir başımıza.
msd
16 Ağustos 2010 Pazartesi
baransel' e
bak..
ayaklarımızın altında dünya.. artık gerek yok sözlere ya da susmalara, bu seyir bir yere varmak zorunda değil.. biz çoktan anladık geçmek liğimizi...
bak...
yüzümüz, bizim değil, kim en çok susuyor tepelerde?
çok sofralarımız oldu bizim.. çok susmalarımız... sonra gece oldu, sonra gündüz.. deniz de oldu, dağ taşda..
otur...
sağ başından say şimdi yokluklarını, elindekilerini al, olmayanlarına böl... deniz kıyısı içmelerini çıkar sessizliğinden...
kaç metreydi sahi o tekne?
Gerçekten hep yağmura mı denk gelirdi boğulmaların?... sana diyorum... sağ baştan say artık yalnızlıklarını... boğazına düğümlenenlerinden çıkar...
ne diyordu adam, şarkı mıydı neydi o mırıldandığımız? Ne diyordu?...
bizden geçti...
sizden ne haber...
benden geçti...senden ne haber?...
msd
ankara
ayaklarımızın altında dünya.. artık gerek yok sözlere ya da susmalara, bu seyir bir yere varmak zorunda değil.. biz çoktan anladık geçmek liğimizi...
bak...
yüzümüz, bizim değil, kim en çok susuyor tepelerde?
çok sofralarımız oldu bizim.. çok susmalarımız... sonra gece oldu, sonra gündüz.. deniz de oldu, dağ taşda..
otur...
sağ başından say şimdi yokluklarını, elindekilerini al, olmayanlarına böl... deniz kıyısı içmelerini çıkar sessizliğinden...
kaç metreydi sahi o tekne?
Gerçekten hep yağmura mı denk gelirdi boğulmaların?... sana diyorum... sağ baştan say artık yalnızlıklarını... boğazına düğümlenenlerinden çıkar...
ne diyordu adam, şarkı mıydı neydi o mırıldandığımız? Ne diyordu?...
bizden geçti...
sizden ne haber...
benden geçti...senden ne haber?...
msd
ankara
kar yolları kapatınca...
-eve ne zaman döneceğiz?
-sular çekilince
hepsi yalan.
sular çekilebilir, yaz geçer.
sonra kar yolları kapatır, dağlar ve yollar sır olurlar kış olduğunda bu adada.
ben bir çocuk gibi beklerim hiç gelmeyecek gemilerini senin.
sonra yaz olur, sonra sonbahar ama hiç baharın ilkini göremeyiz biz bu dört başı mamur yalnızlığımızda.
ağaçlardan bahsedersin, bir de kimsesizliğinin kıymetinden, beni kimsesiz bırakırsın yüzme bilmediğimi bilerek.
babasız büyümüşsün, adını bile başkası koymuş, yaşını soranlara küs, beni duyan var mı diye bağırmışsın geceler boyu. duyan olduysa da ses etmemişler. unutulmuşsun bu adada.
-eve ne zaman döneceğiz?
-sular durulunca
yalan.
sular durulabilir, fırtına diner.
sonra gemiler koyu kapatır, zincirlerle hapsederler bu sefer bizi birbirimize, kayalıklar ve akarsular sus pus olurlar, sen sus olursun, ben susmam.
mevsimleri unuturuz, geldiğimiz şehirleri, insanları, gölgeleri, arkadaşları ve sevgilileri unuturuz da bir tek akşamları unutamayız bir de erguvanları.
kuş bilirdim onları derim, sinirlenirsin.
tembelliğimden başlarsın, sarhoşluğumdan geçerken uyuyakalırsın kumların üzerinde.
üzerini bir kıskançlıkla örterim, yazdıklarına düşman, ateşe yakın okurum gizlice, şeytanlarım tutar elimden, ellerimdekilerinden, atamam ateşe seni, tekrar yazarsın da bir gece daha ölmek şansım olabilir sayende diye. sırtın dönük selamlarken ağaçları uykunun tedirginliğinde ben ateşi söndürürüm karanlıktan korktuğumu unutarak.
Uzun, bildiğim hiç bir şekile benzemeyen bir sahile kayalıkların olduğu tepeden bakıyorum. Sanki benden başka nefes alan kimse yokmuş gibi içim ürperiyor. Bir de ağaçlar, onlar bile bırakmış sanki hayatı. Burada yaşamak uzun bir ölme biçimidir diye düşünüyorum.
Eve ne zaman döneceğiz diye sorduğumda sular çekilince diyeli bugün neredeyse iki ay oluyor. Zaman böyle bir genişlikte geçip gitti işte.
Uyusam, kimse anlamaz öldüğümü. Şimdi bir köy evinin ahşap merdiveni zaman. Kimsesiz, gıcırtılarıyla büyüttüğü çocukların çocukları olmuş. Yazdan yaza hatırlanıyor kalabalıkları.
Ne oldu bize? Biz sonsuzluğa yerleşeli ne kadar oldu? Bu adaya, bu sahile, bu sessizliğe ne oldu?
Günlüklerden konuştuğun bir geceyi hatırlıyorum, ‘ içinde özelin var diye, gündelik olmaktan kurtaramazsın bir günceyi ‘ demiştin. Şimdi eskisi kadar ciddiye almadığıma şaşırıyorum seni. Ya da eskisi kadar umursamadığıma söylediklerini. Hepsi birmiş gibi geliyor sonunda.
Yapmacık, uyumsuz, dikkatle incelediğimde rahatsız eden bir tarafı var bu sahilin. Anlatması zor, yalnızca ikimizin bildiği, hiç bir nota, hiç bir mektuba, hiç bir huysuzluğa konu olmayan, olmayacak, asla saklandığı yerden çıkmayacak bir yüzsüzlüğü hissediyorum, hissetmek göstermeye yetmiyor. Belki yeterince istemiyorum. Dedim ya; sen de bir parçasısın bu sahilin, hepsi birmiş gibi geliyor sonunda.
…
msd
-sular çekilince
hepsi yalan.
sular çekilebilir, yaz geçer.
sonra kar yolları kapatır, dağlar ve yollar sır olurlar kış olduğunda bu adada.
ben bir çocuk gibi beklerim hiç gelmeyecek gemilerini senin.
sonra yaz olur, sonra sonbahar ama hiç baharın ilkini göremeyiz biz bu dört başı mamur yalnızlığımızda.
ağaçlardan bahsedersin, bir de kimsesizliğinin kıymetinden, beni kimsesiz bırakırsın yüzme bilmediğimi bilerek.
babasız büyümüşsün, adını bile başkası koymuş, yaşını soranlara küs, beni duyan var mı diye bağırmışsın geceler boyu. duyan olduysa da ses etmemişler. unutulmuşsun bu adada.
-eve ne zaman döneceğiz?
-sular durulunca
yalan.
sular durulabilir, fırtına diner.
sonra gemiler koyu kapatır, zincirlerle hapsederler bu sefer bizi birbirimize, kayalıklar ve akarsular sus pus olurlar, sen sus olursun, ben susmam.
mevsimleri unuturuz, geldiğimiz şehirleri, insanları, gölgeleri, arkadaşları ve sevgilileri unuturuz da bir tek akşamları unutamayız bir de erguvanları.
kuş bilirdim onları derim, sinirlenirsin.
tembelliğimden başlarsın, sarhoşluğumdan geçerken uyuyakalırsın kumların üzerinde.
üzerini bir kıskançlıkla örterim, yazdıklarına düşman, ateşe yakın okurum gizlice, şeytanlarım tutar elimden, ellerimdekilerinden, atamam ateşe seni, tekrar yazarsın da bir gece daha ölmek şansım olabilir sayende diye. sırtın dönük selamlarken ağaçları uykunun tedirginliğinde ben ateşi söndürürüm karanlıktan korktuğumu unutarak.
Uzun, bildiğim hiç bir şekile benzemeyen bir sahile kayalıkların olduğu tepeden bakıyorum. Sanki benden başka nefes alan kimse yokmuş gibi içim ürperiyor. Bir de ağaçlar, onlar bile bırakmış sanki hayatı. Burada yaşamak uzun bir ölme biçimidir diye düşünüyorum.
Eve ne zaman döneceğiz diye sorduğumda sular çekilince diyeli bugün neredeyse iki ay oluyor. Zaman böyle bir genişlikte geçip gitti işte.
Uyusam, kimse anlamaz öldüğümü. Şimdi bir köy evinin ahşap merdiveni zaman. Kimsesiz, gıcırtılarıyla büyüttüğü çocukların çocukları olmuş. Yazdan yaza hatırlanıyor kalabalıkları.
Ne oldu bize? Biz sonsuzluğa yerleşeli ne kadar oldu? Bu adaya, bu sahile, bu sessizliğe ne oldu?
Günlüklerden konuştuğun bir geceyi hatırlıyorum, ‘ içinde özelin var diye, gündelik olmaktan kurtaramazsın bir günceyi ‘ demiştin. Şimdi eskisi kadar ciddiye almadığıma şaşırıyorum seni. Ya da eskisi kadar umursamadığıma söylediklerini. Hepsi birmiş gibi geliyor sonunda.
Yapmacık, uyumsuz, dikkatle incelediğimde rahatsız eden bir tarafı var bu sahilin. Anlatması zor, yalnızca ikimizin bildiği, hiç bir nota, hiç bir mektuba, hiç bir huysuzluğa konu olmayan, olmayacak, asla saklandığı yerden çıkmayacak bir yüzsüzlüğü hissediyorum, hissetmek göstermeye yetmiyor. Belki yeterince istemiyorum. Dedim ya; sen de bir parçasısın bu sahilin, hepsi birmiş gibi geliyor sonunda.
…
msd
13 Ağustos 2010 Cuma
yeni başlayanlar için japonca
yeni başlayanlar için japonca gibiydin
o kadar karışık
o kadar uzak
doğumda yalnızdım
batımda bir şarkıyım
biraz tedirgin
bir dil kursundayım
*cenk taner
o kadar karışık
o kadar uzak
doğumda yalnızdım
batımda bir şarkıyım
biraz tedirgin
bir dil kursundayım
*cenk taner
11 Ağustos 2010 Çarşamba
düş
bir gece çıkarmıştı
kağıt kesiklerinden
yüzü gülmüş
anlattı geçen günün
hikayesini
bardağı sıkı sıkıya tutmuş
belki de ondan
bu sıcaklar
dedi
eskitir adamı
düşüşlerini saymış
kendinden
gözünden
düşünden
ve
elinden düşenlerini
üşenmemiş
yazmış
sonra o kağıtlarla
vücuduna
kan yolları açmış
tek bir bilen yok
grubunu kanının
sorup soruşturuyoruz
ziyan etmeyin
diyorlar
güzel gelen
nerem varsa gözüme diyor
acıyor anlıyor musun
msd
kağıt kesiklerinden
yüzü gülmüş
anlattı geçen günün
hikayesini
bardağı sıkı sıkıya tutmuş
belki de ondan
bu sıcaklar
dedi
eskitir adamı
düşüşlerini saymış
kendinden
gözünden
düşünden
ve
elinden düşenlerini
üşenmemiş
yazmış
sonra o kağıtlarla
vücuduna
kan yolları açmış
tek bir bilen yok
grubunu kanının
sorup soruşturuyoruz
ziyan etmeyin
diyorlar
güzel gelen
nerem varsa gözüme diyor
acıyor anlıyor musun
msd
10 Ağustos 2010 Salı
6 Ağustos 2010 Cuma
ihtilal
ya silsinler bu metni
duvarlardan
ya da
vurulacak bir kaç adam daha
göstersinler
ensesinden
öyle kaldırım boyunca
hareketsiz
çünkü biraz daha
sahipsiz kalırsa elimdeki
tabanca
bu şehrin bütün
elektrik direkleri
faili meçhul bir
cinayete konu olacak
ya çıkarsınlar
iskeletimi etimden
ya da bu yaz
hiç beklenmeyen
bir şeyler olacak
hızlı trenler
kolçaklı saat dişlileri
bu şehrin son ve en yaşlı heykeli
bir el hareketimle
yerle bir olacak
bir olduğu yerden
iki devrim çıkacak
gökten düşen elmaları
gözü dönmüş itler gibi
dişleyeceğiz
söksünler şu işe yaramaz
iskeletimi etimden
yoksa
bu gece bu şehirde
lüzumsuz bir isyan daha hunharca
bastırılacak
sokaklar karartılacak
çocuklar kovalanacak
ya söndürsünler
bu yangını
ya da
bu gece bu şehirde
bir şey olacak
msd
ağustos 2010
ankara
duvarlardan
ya da
vurulacak bir kaç adam daha
göstersinler
ensesinden
öyle kaldırım boyunca
hareketsiz
çünkü biraz daha
sahipsiz kalırsa elimdeki
tabanca
bu şehrin bütün
elektrik direkleri
faili meçhul bir
cinayete konu olacak
ya çıkarsınlar
iskeletimi etimden
ya da bu yaz
hiç beklenmeyen
bir şeyler olacak
hızlı trenler
kolçaklı saat dişlileri
bu şehrin son ve en yaşlı heykeli
bir el hareketimle
yerle bir olacak
bir olduğu yerden
iki devrim çıkacak
gökten düşen elmaları
gözü dönmüş itler gibi
dişleyeceğiz
söksünler şu işe yaramaz
iskeletimi etimden
yoksa
bu gece bu şehirde
lüzumsuz bir isyan daha hunharca
bastırılacak
sokaklar karartılacak
çocuklar kovalanacak
ya söndürsünler
bu yangını
ya da
bu gece bu şehirde
bir şey olacak
msd
ağustos 2010
ankara
4 Ağustos 2010 Çarşamba
öykü
sonra
denizsiz bir şehirde
park fıskıyelerinden
fallar açıyorum
sabahlarıma
sen
sakın
yapma
msd
ağustos2010
ankara
denizsiz bir şehirde
park fıskıyelerinden
fallar açıyorum
sabahlarıma
sen
sakın
yapma
msd
ağustos2010
ankara
nüfus planlaması ve bir köpeğin aşk hayatı üzerine
ülke : türkiye
şehir : ankara
semt : kavaklıdere
mekan : sekans
tarih : dün gece
aziz eski sevgilisinden bahsederken şöyle dedi;
hayatı algılayışı bu onun,
futbolda pis burun,
voleybolda hep sımaç.
orta karar, uzlaşmacı bi hatun değil,
napalım o da böyle.
işte böyle adamlar oldukça etrafta, stadlardaki kadın popülasyonu hep az kalacak.
kişiler ve mekanlar, kurum ve kuruluşlar, içilen biralar, sonra şat yapılan viski ve tekilalar, ağlayan kadınlar, hep belli bir sayıda olacak.
mantıklı bir nüfus planlaması yapmaya can atsakta gerekli ölçüde zihinler bulanmayacak, garsonlar dahil herkes arkadaşın olduğu için asla istediğin bardakta içmek lüksün olmayacak, düşün bu bile lüks sayılacak.
kimse kim işte, matriks sevmiyorsun ki zaten. inan zerre kadar umrumda olmayacak.
nerdeydiniz sanal bey, gözlerimiz hep yollara mı bakacak. al biranı zıkkımlan, nurun hanım bu gece aramıza katılamayacak yazar kadrosundan mörfi yi çağırdım uyuz itinin seks hayatını anlatacak.
işine gelmeyen gider! bundan sonra herkese isyan edilip, herkese posta koyulacak, adam olunacak ulan, adam olunacak!
bir kadeh daha içeceğim,
sonra telefonumu al elimden ve kapat lütfen çünkü şimdi karşında duran bu efendi, bu naif adam birazdan sapıtacak, sevgilisini arayıp bağıracak, bestekar a gidip kavga çıkaracak, ne kadar sokak köpeği varsa hepsini ısırmaya kalkacak, baytar dostlarına güveniyor, kuduz aşısını onlar vuruyor sanarak göbeğini açacak.
bir kadeh daha içeceğim,
sonra telefonumu al elimden ve kapat lütfen çünkü şimdi karşında duran bu sarhoş adam birazdan sana bir kadının berbat hikayesini anlatacak!
msd
ağustos2010
şehir : ankara
semt : kavaklıdere
mekan : sekans
tarih : dün gece
aziz eski sevgilisinden bahsederken şöyle dedi;
hayatı algılayışı bu onun,
futbolda pis burun,
voleybolda hep sımaç.
orta karar, uzlaşmacı bi hatun değil,
napalım o da böyle.
işte böyle adamlar oldukça etrafta, stadlardaki kadın popülasyonu hep az kalacak.
kişiler ve mekanlar, kurum ve kuruluşlar, içilen biralar, sonra şat yapılan viski ve tekilalar, ağlayan kadınlar, hep belli bir sayıda olacak.
mantıklı bir nüfus planlaması yapmaya can atsakta gerekli ölçüde zihinler bulanmayacak, garsonlar dahil herkes arkadaşın olduğu için asla istediğin bardakta içmek lüksün olmayacak, düşün bu bile lüks sayılacak.
kimse kim işte, matriks sevmiyorsun ki zaten. inan zerre kadar umrumda olmayacak.
nerdeydiniz sanal bey, gözlerimiz hep yollara mı bakacak. al biranı zıkkımlan, nurun hanım bu gece aramıza katılamayacak yazar kadrosundan mörfi yi çağırdım uyuz itinin seks hayatını anlatacak.
işine gelmeyen gider! bundan sonra herkese isyan edilip, herkese posta koyulacak, adam olunacak ulan, adam olunacak!
bir kadeh daha içeceğim,
sonra telefonumu al elimden ve kapat lütfen çünkü şimdi karşında duran bu efendi, bu naif adam birazdan sapıtacak, sevgilisini arayıp bağıracak, bestekar a gidip kavga çıkaracak, ne kadar sokak köpeği varsa hepsini ısırmaya kalkacak, baytar dostlarına güveniyor, kuduz aşısını onlar vuruyor sanarak göbeğini açacak.
bir kadeh daha içeceğim,
sonra telefonumu al elimden ve kapat lütfen çünkü şimdi karşında duran bu sarhoş adam birazdan sana bir kadının berbat hikayesini anlatacak!
msd
ağustos2010
yaz durağı
temmuz güzeli bir yaz
geçti
kirazsız, kıpırtısız, kedilersiz
uzunca geceler rengi solmuş
korkuluklarda
sessiz masalarda
birikti.
bir ses, bir umut
bir hatırlanmak endişesi
gelip
uykumun en güzel yerinde
alnımın ortasında
depreşti.
temmuz güzeli bir yaz
ama
öyle
boylu boyunca
geldi..
ve..
geç(ti)..
msd
ağustos2010
ankara
geçti
kirazsız, kıpırtısız, kedilersiz
uzunca geceler rengi solmuş
korkuluklarda
sessiz masalarda
birikti.
bir ses, bir umut
bir hatırlanmak endişesi
gelip
uykumun en güzel yerinde
alnımın ortasında
depreşti.
temmuz güzeli bir yaz
ama
öyle
boylu boyunca
geldi..
ve..
geç(ti)..
msd
ağustos2010
ankara
3 Ağustos 2010 Salı
karafaki
Yoksa ıskalamış olabilir misin en güzel şarkıyı
Daha önce hiç dinlemediğin
Sırf erken gelirim de
Gülerler bana diye
Ya çoktan gelmişsen varacağın yere
Kimse beklememişse seni
Herkes başlamışsa ziyafete
Sen sefil kalmışsan
salonun girişinde
Oysa giysilerin temiz
Ayakkabıların yırtıksız
Bir bildiğin var
Çatalı sağ
Bıçağı salim tutmayı
annen öğretmiş
msd
ağustos 2010
ankara
Daha önce hiç dinlemediğin
Sırf erken gelirim de
Gülerler bana diye
Ya çoktan gelmişsen varacağın yere
Kimse beklememişse seni
Herkes başlamışsa ziyafete
Sen sefil kalmışsan
salonun girişinde
Oysa giysilerin temiz
Ayakkabıların yırtıksız
Bir bildiğin var
Çatalı sağ
Bıçağı salim tutmayı
annen öğretmiş
msd
ağustos 2010
ankara
çaldıklarımla ben..
Büyüyünce
Bu dili de öğreneceksin
Şimdiki zamanlara hapsetmeyi
Geniş zamanlarını
Sevmeyi sevdiğin ne varsa
Bahçesinde dolanmayı…
Senden çaldıklarımla
kaç defter dolar
kaç yüzsüzlüğü
görmezden gelirim sen yokken
Neler söylerim
nelere içerlerim
nerelerden geçerim bu yoklukta ben
bir bilsen…
msd
ağustos 2010
ankara
Bu dili de öğreneceksin
Şimdiki zamanlara hapsetmeyi
Geniş zamanlarını
Sevmeyi sevdiğin ne varsa
Bahçesinde dolanmayı…
Senden çaldıklarımla
kaç defter dolar
kaç yüzsüzlüğü
görmezden gelirim sen yokken
Neler söylerim
nelere içerlerim
nerelerden geçerim bu yoklukta ben
bir bilsen…
msd
ağustos 2010
ankara
2 Ağustos 2010 Pazartesi
hüküm hali
neden zaman geçmez?
çünkü zaman
geçen bir şey değildir
biz çok bilmişliğimizi geçiririz o nun üzerinden
aslında bizizdir geçen
neden zaman geçmez?
çünkü zaman düz bir çizgi de değildir
nereye baktığını kimse bilemez
tekinsizdir
ensesinden vurur insanı
kurşunları ısırırsın tersten
yutmaya cesaretin yoksa
zaman
geçiyor işte dersin
oysa zaman geçen bir şey değildir
bir göz aldanmasıdır o
bir yalancı şahit
bir yanlış hükümdür
bir hükümsüzlük halidir o zaman
geçen bir şey değildir o
aklını başına topla
o isterse değen
istemezse öldüren bir şeydir
ama zaman
asla geçen bir şey değildir
msd
ağustos 2010
ankara
çünkü zaman
geçen bir şey değildir
biz çok bilmişliğimizi geçiririz o nun üzerinden
aslında bizizdir geçen
neden zaman geçmez?
çünkü zaman düz bir çizgi de değildir
nereye baktığını kimse bilemez
tekinsizdir
ensesinden vurur insanı
kurşunları ısırırsın tersten
yutmaya cesaretin yoksa
zaman
geçiyor işte dersin
oysa zaman geçen bir şey değildir
bir göz aldanmasıdır o
bir yalancı şahit
bir yanlış hükümdür
bir hükümsüzlük halidir o zaman
geçen bir şey değildir o
aklını başına topla
o isterse değen
istemezse öldüren bir şeydir
ama zaman
asla geçen bir şey değildir
msd
ağustos 2010
ankara
yine
kendimi bir çok şeyden öldürebilirim
bu tabureden düşebilirim mesela
bir karış suda boğabilirim
ya da evinin önüne gelirim gece yarısı
sokak köpeklerin dişlesinler etimi diye
bütün bu umursamazlık beni öldürebilir
sen inanmasan da
sonuçta her çıkmaz sokak
kendine açılır
dönüp bakmasan da
bu tabureden düşebilirim mesela
bir karış suda boğabilirim
ya da evinin önüne gelirim gece yarısı
sokak köpeklerin dişlesinler etimi diye
bütün bu umursamazlık beni öldürebilir
sen inanmasan da
sonuçta her çıkmaz sokak
kendine açılır
dönüp bakmasan da
29 Temmuz 2010 Perşembe
'kar yolları kapatınca'
-eve ne zaman döneceğiz?
-sular çekilince
hepsi yalan.
sular çekilebilir, yaz geçer.
sonra kar yolları kapatır, dağlar ve yollar sır olurlar kış olduğunda bu adada.
ben bir çocuk gibi beklerim hiç gelmeyecek gemilerini senin.
sonra yaz olur, sonra sonbahar ama hiç baharın ilkini göremeyiz biz bu dört başı mamur yalnızlığımızda.
ağaçlardan bahsedersin, bir de kimsesizliğinin kıymetinden, beni kimsesiz bırakırsın yüzme bilmediğimi bilerek.
babasız büyümüşsün, adını bile başkası koymuş, yaşını soranlara küs, beni duyan var mı diye bağırmışsın geceler boyu. duyan olduysa da ses etmemişler. unutulmuşsun bu adada.
-eve ne zaman döneceğiz?
-sular durulunca
yalan.
sular durulabilir, fırtına diner.
sonra gemiler koyu kapatır, zincirlerle hapsederler bu sefer bizi birbirimize, kayalıklar ve akarsular sus pus olurlar, sen sus olursun, ben susmam.
mevsimleri unuturuz, geldiğimiz şehirleri, insanları, gölgeleri, arkadaşları ve sevgilileri unuturuz da bir tek akşamları unutamayız bir de erguvanları.
kuş bilirdim onları derim, sinirlenirsin.
tembelliğimden başlarsın, sarhoşluğumdan geçerken uyuyakalırsın kumların üzerinde.
üzerini bir kıskançlıkla örterim, yazdıklarına düşman, ateşe yakın okurum gizlice, şeytanlarım tutar elimden, ellerimdekilerinden, atamam ateşe seni, tekrar yazarsın da bir gece daha ölmek şansım olabilir sayende diye. sırtın dönük selamlarken ağaçları uykunun tedirginliğinde ben ateşi söndürürüm karanlıktan korktuğumu unutarak.
Kader sokak
Temmuz 2010
-sular çekilince
hepsi yalan.
sular çekilebilir, yaz geçer.
sonra kar yolları kapatır, dağlar ve yollar sır olurlar kış olduğunda bu adada.
ben bir çocuk gibi beklerim hiç gelmeyecek gemilerini senin.
sonra yaz olur, sonra sonbahar ama hiç baharın ilkini göremeyiz biz bu dört başı mamur yalnızlığımızda.
ağaçlardan bahsedersin, bir de kimsesizliğinin kıymetinden, beni kimsesiz bırakırsın yüzme bilmediğimi bilerek.
babasız büyümüşsün, adını bile başkası koymuş, yaşını soranlara küs, beni duyan var mı diye bağırmışsın geceler boyu. duyan olduysa da ses etmemişler. unutulmuşsun bu adada.
-eve ne zaman döneceğiz?
-sular durulunca
yalan.
sular durulabilir, fırtına diner.
sonra gemiler koyu kapatır, zincirlerle hapsederler bu sefer bizi birbirimize, kayalıklar ve akarsular sus pus olurlar, sen sus olursun, ben susmam.
mevsimleri unuturuz, geldiğimiz şehirleri, insanları, gölgeleri, arkadaşları ve sevgilileri unuturuz da bir tek akşamları unutamayız bir de erguvanları.
kuş bilirdim onları derim, sinirlenirsin.
tembelliğimden başlarsın, sarhoşluğumdan geçerken uyuyakalırsın kumların üzerinde.
üzerini bir kıskançlıkla örterim, yazdıklarına düşman, ateşe yakın okurum gizlice, şeytanlarım tutar elimden, ellerimdekilerinden, atamam ateşe seni, tekrar yazarsın da bir gece daha ölmek şansım olabilir sayende diye. sırtın dönük selamlarken ağaçları uykunun tedirginliğinde ben ateşi söndürürüm karanlıktan korktuğumu unutarak.
Kader sokak
Temmuz 2010
28 Temmuz 2010 Çarşamba
24 Temmuz 2010 Cumartesi
hasan ali toptaş a...
fark?
Yalnızlığına akacaklar kelimelerin, o kelimelerde büyüyen yalnız dünyalara... sonra çekip gidecekler mi, bilinmez. İnsanlar büyüyecek o kelimelerin eşiğinde. Kelimelerden içeri adım atmadan kalıverecekler, bir harf olacaklar ancak bir dağ eteği misali. Belki yüreklerine sığdıramadıkları fazlalıkları bir yoksula uzatır gibi bırakacaklar oraya, o sensiz coğrafyaya.
İnsanlar gelip geçecek kelimelerin önünden. Kimi yüce bir duvar görecek ürküp kaçacak, belki bir çift göz, çıplak bir ses duyacak harflerde, soyunup bütün eskilerinden, çıkarıp bütün dikenleri etlerinden, bağıracaklar kendi içlerine. Kendi yankılarını bulacaklar, bir yabancı iken şimdi bir yağmur olacaklar evinde. Akıp omuz aralıklarından dökülecekler toprağına. Kelimeler olacak. Kelimelerin insanları. İnsanlar gelip geçecek. Gelip geçtikçe insanlar, kelimeler kök salacak, boy verecek toprağına, o sensiz coğrafyana...
kader sokak
2010
Yalnızlığına akacaklar kelimelerin, o kelimelerde büyüyen yalnız dünyalara... sonra çekip gidecekler mi, bilinmez. İnsanlar büyüyecek o kelimelerin eşiğinde. Kelimelerden içeri adım atmadan kalıverecekler, bir harf olacaklar ancak bir dağ eteği misali. Belki yüreklerine sığdıramadıkları fazlalıkları bir yoksula uzatır gibi bırakacaklar oraya, o sensiz coğrafyaya.
İnsanlar gelip geçecek kelimelerin önünden. Kimi yüce bir duvar görecek ürküp kaçacak, belki bir çift göz, çıplak bir ses duyacak harflerde, soyunup bütün eskilerinden, çıkarıp bütün dikenleri etlerinden, bağıracaklar kendi içlerine. Kendi yankılarını bulacaklar, bir yabancı iken şimdi bir yağmur olacaklar evinde. Akıp omuz aralıklarından dökülecekler toprağına. Kelimeler olacak. Kelimelerin insanları. İnsanlar gelip geçecek. Gelip geçtikçe insanlar, kelimeler kök salacak, boy verecek toprağına, o sensiz coğrafyana...
kader sokak
2010
22 Temmuz 2010 Perşembe
20 Temmuz 2010 Salı
bunlar benim olsun mu?
kafamı şakaklarından vurdum
olmayacak yerde gülmüştü
hem de öyle işte
siyatik diye bir şey var
bilir misin?
kışın tutar
nineler söyler
biz dağarcıkta tutmamışız
ne olmuş siyatiğe
neden kullanışsız kalmış?
kafamı şakaklarımdan vurdum
olmadık yerde atmıştı
hem de öyle işte
kafamın metresi var
bilir misin
boylu boyunca uzanır
gece olduğunda
...
hikayeden anladığın bu mu
diyorum kapıcıya
bunlar benim olsun mu diyor
bütün minderlerimi veriyorum
aidatla birlikte
makbuz diyorum
gülüyor
bu kadın siyatiğime tekme atıyor
çok gülüyor
çamaşır suyuyla seda sayan a
aynı anda maruz kalabiliyor
bir daha gelme diyorum
anahtarlarımı da geri ver!
makbuz diyorum
ansansörde eşya taşımak yasak
diyor
gülüyorum
anahtarlarımı geri versin
istiyorum
...
msd
kader sokak
olmayacak yerde gülmüştü
hem de öyle işte
siyatik diye bir şey var
bilir misin?
kışın tutar
nineler söyler
biz dağarcıkta tutmamışız
ne olmuş siyatiğe
neden kullanışsız kalmış?
kafamı şakaklarımdan vurdum
olmadık yerde atmıştı
hem de öyle işte
kafamın metresi var
bilir misin
boylu boyunca uzanır
gece olduğunda
...
hikayeden anladığın bu mu
diyorum kapıcıya
bunlar benim olsun mu diyor
bütün minderlerimi veriyorum
aidatla birlikte
makbuz diyorum
gülüyor
bu kadın siyatiğime tekme atıyor
çok gülüyor
çamaşır suyuyla seda sayan a
aynı anda maruz kalabiliyor
bir daha gelme diyorum
anahtarlarımı da geri ver!
makbuz diyorum
ansansörde eşya taşımak yasak
diyor
gülüyorum
anahtarlarımı geri versin
istiyorum
...
msd
kader sokak
yaşlılık
Yaşlılık
Bir sır gibi kaybolmuşlar
Yolları birbirinin içlerinden geçer
Bilmedikleri gibi inat ederler birbirilerine
Bütün yollardan, bütün o zamanlardan sonra
Başını omzuna, omzunu kucağına bırakıp
Papatya koklayacaklarına
Olmamış birer yaşam, kime neye göre?
Olmamış birer yaşam, kendi kibrini gösterir belki
İşaret parmağıyla savurur seni
Benliğinin yansımasının kırılıp geçtiği
Bütün o vahşiliklerden
•O kadar iyi biliyoruz ki mutluluğu; mutsuzluğu tanımak zorlaşıyor
eda acara
http://rubaiceleme.blogspot.com/
Bir sır gibi kaybolmuşlar
Yolları birbirinin içlerinden geçer
Bilmedikleri gibi inat ederler birbirilerine
Bütün yollardan, bütün o zamanlardan sonra
Başını omzuna, omzunu kucağına bırakıp
Papatya koklayacaklarına
Olmamış birer yaşam, kime neye göre?
Olmamış birer yaşam, kendi kibrini gösterir belki
İşaret parmağıyla savurur seni
Benliğinin yansımasının kırılıp geçtiği
Bütün o vahşiliklerden
•O kadar iyi biliyoruz ki mutluluğu; mutsuzluğu tanımak zorlaşıyor
eda acara
http://rubaiceleme.blogspot.com/
19 Temmuz 2010 Pazartesi
nande
ben bu hayatta iki şeyi sevmem nande:
riya, yalan, düzenbazlık, çekimserlik... hepsini bir ölçüde severim sevmesem de bilirim, ucundan yaşarım, bazen göbeğinden.
iki şeyi hiç sevmem:
pazartesi' yi ve kaymağı sevmem. hiç sevmem. o da sevmezdi, o yüzden pazartesi' leri yazardı hep, beni bahane ederdi, kurtarılacak bi' şey varmış gibi kıpırtısız, sahte bir telaşla sarılırdı.
kimdi?
nerden gelmişti?
gidecek miydi?
geri gelecek miydi?
bunları bilemezdim, bilmekte istemezdim. bu o' ydu, o' nun cumhuriyetiydi, nasıl bencil, nasıl tutkulu.
mecburi bir sevimsizlikti haftanınki, pazartesinin suçu yok.
bu yüzden;
ben bu hayatta iki şeyi hiç sevmem...
pazar er tesi, kaymak.
riya, yalan, düzenbazlık, çekimserlik... hepsini bir ölçüde severim sevmesem de bilirim, ucundan yaşarım, bazen göbeğinden.
iki şeyi hiç sevmem:
pazartesi' yi ve kaymağı sevmem. hiç sevmem. o da sevmezdi, o yüzden pazartesi' leri yazardı hep, beni bahane ederdi, kurtarılacak bi' şey varmış gibi kıpırtısız, sahte bir telaşla sarılırdı.
kimdi?
nerden gelmişti?
gidecek miydi?
geri gelecek miydi?
bunları bilemezdim, bilmekte istemezdim. bu o' ydu, o' nun cumhuriyetiydi, nasıl bencil, nasıl tutkulu.
mecburi bir sevimsizlikti haftanınki, pazartesinin suçu yok.
bu yüzden;
ben bu hayatta iki şeyi hiç sevmem...
pazar er tesi, kaymak.
nasılsa öyle
okuldu, kıştı... çok kalabalık zamanlardı.
ben her gün bitmeyen bir ısrarla onun binasının önünde bekliyordum, elimde yazdıklarım, bir aralık yakalasam ellerine tutuşturacaktım. her gün yeni bir bahaneyi çıkarıyordu çıkınımdan, her gün tokat gibi bir dörtlükle evime gönderiyordu beni... o nu dövmeye yollayacağım bir abim yoktu, mahallenin sevilen çocuğu da değildim. kıştı ve kalabalıktı. aşıktım.
yıllar öyle geçti...
yazardı, gerçek yazar ama, çok yazanlardan, yayınlayanlardandı. zamanlarımız geçti, aşıktım, çıt etmezdi, bazen bütün odaları sanki benimle doluymuş gibiydi de bazen ben sanki hiç evinin önünden bile geçmemişim gibi bakardı, oradaydım, baktığı yerde, görmezdi... beni üzerdi, ağlardım.
en çok pazartesi’ leri yazdım ben biliyor musun dedi bir kahvaltı masasında, etrafıma bakındım.
neden diye sormayacak mısın ?
sustum.
en çok dedi, seni ve pazartesi’ leri yazdım...defterlerini saklama...
büyüktü, büyüleyiciydi, büyücüydü...
kızıl saçları, mavi gözleri ve ip ince ayak bilekleri vardı, yürüdüğünde kalbim hızlı çarpardı, mutfaktaki tıkırtı, rakı kadehinin ellerindeki bakışı... güzeldi, kadındı, hem de çok...
pazartesi’ leri ve seni yazdım dedi...
çünkü yazıyı kurtarmanın en güzel yolusun sen... sen bir hafta başlamaklığı olamayacak kadar güzelsin ...
seni yazdım dedi...
defterlerini saklama demedim mi sana bak avucumun içine yazmak zorunda kalıyorum sana bu mektubu...
‘en çok seni ve pazartesi’ leri yazdım biliyor musun?’
gitti... avcunun içinde böyle bir mektupla artık yaşamamayı seçti. aşıktım, ağladım...
yazardı, çok yazardı, beni yazardı ve pazartesi’ leri, kedileri de yazardı ama ben seviyorum diye. aşıktım, gitti... artık yazmamayı seçti.
ben her gün bitmeyen bir ısrarla onun binasının önünde bekliyordum, elimde yazdıklarım, bir aralık yakalasam ellerine tutuşturacaktım. her gün yeni bir bahaneyi çıkarıyordu çıkınımdan, her gün tokat gibi bir dörtlükle evime gönderiyordu beni... o nu dövmeye yollayacağım bir abim yoktu, mahallenin sevilen çocuğu da değildim. kıştı ve kalabalıktı. aşıktım.
yıllar öyle geçti...
yazardı, gerçek yazar ama, çok yazanlardan, yayınlayanlardandı. zamanlarımız geçti, aşıktım, çıt etmezdi, bazen bütün odaları sanki benimle doluymuş gibiydi de bazen ben sanki hiç evinin önünden bile geçmemişim gibi bakardı, oradaydım, baktığı yerde, görmezdi... beni üzerdi, ağlardım.
en çok pazartesi’ leri yazdım ben biliyor musun dedi bir kahvaltı masasında, etrafıma bakındım.
neden diye sormayacak mısın ?
sustum.
en çok dedi, seni ve pazartesi’ leri yazdım...defterlerini saklama...
büyüktü, büyüleyiciydi, büyücüydü...
kızıl saçları, mavi gözleri ve ip ince ayak bilekleri vardı, yürüdüğünde kalbim hızlı çarpardı, mutfaktaki tıkırtı, rakı kadehinin ellerindeki bakışı... güzeldi, kadındı, hem de çok...
pazartesi’ leri ve seni yazdım dedi...
çünkü yazıyı kurtarmanın en güzel yolusun sen... sen bir hafta başlamaklığı olamayacak kadar güzelsin ...
seni yazdım dedi...
defterlerini saklama demedim mi sana bak avucumun içine yazmak zorunda kalıyorum sana bu mektubu...
‘en çok seni ve pazartesi’ leri yazdım biliyor musun?’
gitti... avcunun içinde böyle bir mektupla artık yaşamamayı seçti. aşıktım, ağladım...
yazardı, çok yazardı, beni yazardı ve pazartesi’ leri, kedileri de yazardı ama ben seviyorum diye. aşıktım, gitti... artık yazmamayı seçti.
17 Temmuz 2010 Cumartesi
ş
iki
çoğul
üç
daha bir
çoğul
farkı kalmıyor
bulaşmaya
besmeleliysen
yüzlerin kalabalığına
kim bilecek
gözünü bürüyen
kanın
kaynağını
gecenin
ortasında
dert
kişisi yle olsa
daha bir
sert
olurdu
bu çoğunluk
en iyisi
milli
takımda
olmamak
elbette
bunları diyen
kendi
ana
dili
dahil
kimseninkini
bilmeyen
birisi
ne
de
ol
sa.
.
.
msd
kader sokak
yaz 2010
çoğul
üç
daha bir
çoğul
farkı kalmıyor
bulaşmaya
besmeleliysen
yüzlerin kalabalığına
kim bilecek
gözünü bürüyen
kanın
kaynağını
gecenin
ortasında
dert
kişisi yle olsa
daha bir
sert
olurdu
bu çoğunluk
en iyisi
milli
takımda
olmamak
elbette
bunları diyen
kendi
ana
dili
dahil
kimseninkini
bilmeyen
birisi
ne
de
ol
sa.
.
.
msd
kader sokak
yaz 2010
15 Temmuz 2010 Perşembe
ne
ne
yapayım
elim
mahkum
yabancı
ülkedeyim
kim
konuşsa
kulak
kabartıyorum
öğrenmek
için
bilmediğim
dil’ imi
dinlemesek
ne olacak
sanki
en
iyi
ihtimal
tuvalet
kapısında
çarpışırız
ki
msd
kader sokak
yapayım
elim
mahkum
yabancı
ülkedeyim
kim
konuşsa
kulak
kabartıyorum
öğrenmek
için
bilmediğim
dil’ imi
dinlemesek
ne olacak
sanki
en
iyi
ihtimal
tuvalet
kapısında
çarpışırız
ki
msd
kader sokak
iskele-sancak ya da sardunya fesleğen
bir denizimiz eksik
bu şehirde
o da olmayı versin
kediler dolaşıyor ya bahçemizde
ellerim fesleğen oluyor
öyle seviyorum yazı işte…
deniz dibinde kayalar gibi
seriniz
parkta bir kurbağa zıplıyor önünden
edip sen mi geldin diye gülüyorsun
öyle seviyorum parkları işte…
başka hiç bir şehrin parkları
böyle cansever kokmaz
başka kimseye
kurbağaları sevdirmez şairler
hele de ölü olanları
bir ölülerimiz eksik
bu şehirde
onlar da gitmiş oluversinler
ne yapalım
rakı içiyoruz ya bahçemizde
kediler dolaşıyor
öyle seviyorum kurbağaları işte...
msd
kader sokak
bu şehirde
o da olmayı versin
kediler dolaşıyor ya bahçemizde
ellerim fesleğen oluyor
öyle seviyorum yazı işte…
deniz dibinde kayalar gibi
seriniz
parkta bir kurbağa zıplıyor önünden
edip sen mi geldin diye gülüyorsun
öyle seviyorum parkları işte…
başka hiç bir şehrin parkları
böyle cansever kokmaz
başka kimseye
kurbağaları sevdirmez şairler
hele de ölü olanları
bir ölülerimiz eksik
bu şehirde
onlar da gitmiş oluversinler
ne yapalım
rakı içiyoruz ya bahçemizde
kediler dolaşıyor
öyle seviyorum kurbağaları işte...
msd
kader sokak
14 Temmuz 2010 Çarşamba
yarım bırakılmış
bak
birazdan
bir şeyler
olacak
çocuklar
evlerine
kediler ağaçlara
saklanacaklar
birazdan
gök
patlayacak
kuşlar
ve
yalnızlar
aynı
duaları
yakacaklar
msd
kader sokak
birazdan
bir şeyler
olacak
çocuklar
evlerine
kediler ağaçlara
saklanacaklar
birazdan
gök
patlayacak
kuşlar
ve
yalnızlar
aynı
duaları
yakacaklar
msd
kader sokak
13 Temmuz 2010 Salı
bileyi
adının ilk harfini büyük yaz
bunca harfin
hangisini büyütsem
bir tarafın
eğri kalıyor
tamamını büyü(k)sem
çocuksun
gününün sonunu
beraber içelim
sonra saldıralım
sokaktakilere
sen çantamı tutarsın
ben kendimi
sokaktayım
sokak
çocuğuyum
utanırsın benden
bilirim
sen utandıkça
ben
dişlerimi
bileyleyip
kendi
etime
geçiririm
camdan
iskeletliyim
yok
kimsem
kendi
(m)
den
başka
içimde bir tünel
bit kadar değersizim
akıp giden
yolsuzluğumda
msd
2010 kader sokak
bunca harfin
hangisini büyütsem
bir tarafın
eğri kalıyor
tamamını büyü(k)sem
çocuksun
gününün sonunu
beraber içelim
sonra saldıralım
sokaktakilere
sen çantamı tutarsın
ben kendimi
sokaktayım
sokak
çocuğuyum
utanırsın benden
bilirim
sen utandıkça
ben
dişlerimi
bileyleyip
kendi
etime
geçiririm
camdan
iskeletliyim
yok
kimsem
kendi
(m)
den
başka
içimde bir tünel
bit kadar değersizim
akıp giden
yolsuzluğumda
msd
2010 kader sokak
hiç bir şey
Ön bahçeye çiçekler eksek ya necati... çiçekleri çok severler.
Sıcak nefesimden uçup gidiyor, böyle zamanlarda isimleri konuşuyoruz seninle bir de olmadık şeyleri, kitaplardan uzak durma diyorsun, yazmaktan da... kim o diyorsun sonra, bunca sinirlenecek ne var?
Sinir değil de necati, bir gece olmuş gidelim artık yorgunluğu benimkisi. Biliyor musun geçmek bir hareketi anlatmaz her zaman.. o ancak bir süreci, bir çekilmişliği anlatabilir.
Sen hiç bir şeyi anlatırsın necati, keyfin yerindeyse ağlarsın, değilse susarsın.
Sıcak nefesimden uçup gidiyor, böyle zamanlarda isimleri konuşuyoruz seninle bir de olmadık şeyleri, kitaplardan uzak durma diyorsun, yazmaktan da... kim o diyorsun sonra, bunca sinirlenecek ne var?
Sinir değil de necati, bir gece olmuş gidelim artık yorgunluğu benimkisi. Biliyor musun geçmek bir hareketi anlatmaz her zaman.. o ancak bir süreci, bir çekilmişliği anlatabilir.
Sen hiç bir şeyi anlatırsın necati, keyfin yerindeyse ağlarsın, değilse susarsın.
nane olasım var
Delideki akıl, yaşamın kaşıkla verip kepçeyle alma dürzülüğüne "tezatın feriştahıyım" diyebilecek akışkanlıktaymış. Kafasındaki huni bundanmış.
http://naneolasimvar.blogspot.com/
http://naneolasimvar.blogspot.com/
12 Temmuz 2010 Pazartesi
mülkiyet bir yanılsama biçimidir
mülkiyet
bir yanılsama
biçimidir
unutma bunu
evet
vatansızım
doğu(mu)mdan
beri
sana ne bundan
mülteciyim
ama
sana
değil
sen beni
kiminle
barıştırıyorsun?
bir yanılsama
biçimidir
unutma bunu
evet
vatansızım
doğu(mu)mdan
beri
sana ne bundan
mülteciyim
ama
sana
değil
sen beni
kiminle
barıştırıyorsun?
di' li geçmemiş zaman
odamın içinde nefes dolusu kırgınlık, hiç bir suskunluk ses vermiyor sesime.. dönüp duran bir film beynimin içinde, her kareyi fotoğraflıyorum, fonda yitik bir ses; exit music (for me)...
yüzümün ortasında derin bir hiçlik çizgisi, hiç bir yaşanmışlık ilham veremiyor yeni bir başlangıç planına. durabildiğim kadar yağıyorum evimin duvarlarına... çok eskiden izlediğim bir film geçip gidiyor zihnimden, silemediğim her şeyi vuruyor yüzüme; yamacımda uğuldayan boşluklar... herkesin bir gün öğreneceği şeyi ben de öğreniyorum.
masanın üzerinde sesi kesilmiş bir yapmacıklık, yazılmış her şeye yabancı bir ben varım.. sonucum kesinleşmemiş, bir tek tuhaf bir acı var parmak uçlarımda, yanıma alabileceğim hiç bir şeyim kalmamış, sesimi istiyorlar, küfrediyorum... kapıda ıslık gibi kesici bir yalnızlık, sayfalarını yalayarak yapıştırıyorum duvarlarıma; ...Son Kuşlar...
kalabalığın içinde üzgün bir çocuk yüzü, aklından geçenleri anlamak imkansız, yağmur ya da cinayet, fark etmiyor! her an her şeyi yapabilecek cesareti var, korkusu ciddiye alınmamak kanun tarafından bile.. Avucunun içinde kemik bir misket, 'bu sana ders olsun!' diye kazımış üstüne.. sokağın karşısındaki seyyarın tablasında eski bir film afişi; Turist Ömer Uzay Yolunda...
korkunun ecele faydasının olmadığını görmek için çok küçük yaşı, bir kalabalığın bir ölümle adlandırılmasının anlamsızlığını anlamak içinse büyük... yaşayabileceklerinin toplamı yaşadıklarının yanında eksik kalıyor, kitap bitiyor, söz susmak üzere, altını çizecek tek bir cümlesinin bile olmadığını gördüğünde, gökyüzü bir bulutu boğazlıyor... yüzüne bir damla damlıyor; seni ben ellerin olsun diye mi sevdim...
fısıltıyla söylediği her şey arsız bir kalabalığa dönüşüyor gün doğumlarında. kendi sesine küs, yüzünü bir duvar resmi gibi binlerce parçaya bölüyor... içim diyor, parçalanacak kadar bile iç değil artık.. galibi baştan belli bir rulete oturmak su serpmiyor gözlerine, duruyor ve son kez evine bakıyor, kapıyı çekerken aynı şarkı dolaşıyor duvarları; ...henüz onlar bunları bilmiyor...
zor olan yaşanmış olanları unutmak, hiç yaşanmamış olanların sadece ıskalananlar olduğunu biliyor, her gün aynı yükle yürüdüğü yolun sonuçsuz bir varsayıma dönüşmesini izliyor, yürümekle görmek aynı şey değilmiş, anlıyor.. farkında olunmaksa muamma. bütün sessizliğini sırtlayıp yeni bir rota çiziyor evine giden, paralel sokakta hep aynı ses; supergirls don t cry..
susuyor, kimse aldırmıyor.. susmak hiç bir şey anlatmıyor.. aynadaki kağıtta iki mısra;
'hangi sokak,hangi meydan buluşturur bizi
hangi yalan,hangi yasak karşılar bizi'...
di'li geç(me)miş zaman...
masanın üzerinde duran bardağa yüzü yarım yamalak yansıyordu. yansımadaki yüzü tanımadığına emindi.. bir yalana bir çok intihar mektubu yazılabileceğini görmüştü çünkü. yaşadığı her şeyin yalan olma ihtimalini gözden geçiriyordu, gözleri kanlandı.. emindi bu yüzü tanımıyordu, hiç bir ses, hiç bir koku, hiç bir şey ifade etmiyordu, kabul etti, yalnızdı. gecenin son şarkısı çaldığında sarhoş olduğuna emin oldu; benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım...
bu ben miyim diye sordu, sonra güldü kendine bunca soru arasından bunu mu seçebildim diye. her soru bir cevapsızlığı, her bilinmeyen bir intiharı, her mektup bir inzivayı getiriyordu beraberinde.. bütün sorulara tek bir cevap buldu, bütün cevaplara tek bir yüz, bütün yüzlere tek bir ifade kondurdu. paramparça edilmiş bir fotoğrafın pişmanlığıydı evini dolduran; anıların ne suçu vardı? pencereyi kapattı, çocuksuz arka bahçeye baktı uzun uzun, kedinin ıslığında yine o şarkı; Sana Dair...
bütün duaların tek bir gökyüzüne yansıdığına inanmak için uyandı, hayatım diyordu, pekte yıpranmış görünmüyor aynadan baktığımda. sesi, elleri, koridordaki fotoğraflar, aynı iç güdüyle fondip yapılmış bir birlikteliğin sessiz şahitleriydiler şimdi. kalbindeki bu boşluk hissi, bu her sabahı yağmur kokusuna boğan sessizlik, akıl almaz bir saçmalık sürüyordu dışlanmışlığına, eli çekmecedeki nota uzandı çaresiz; ben olunca yanında, sen olunca yanımda, biz olunca yan yana...
doğru sorulara yanlış cevaplar verdiğini biliyordu, sesler silikleştikçe kendi cevaplarının anlamlarını yitirmeye mahkum olduklarını da... bu hale nasıl geldiklerini anlamaya çalışıyordu. ilk bakıştıklarında içini göğsünden söken kadının yalnızca eski bir şarkısı oluvermesine inanamıyordu.. cevaplar tükeniyordu, oksijen de.. aklı bir hikayenin yitişine zaman diyordu, kalbi yangın... yanında oturup 'ben sıradan 'biriyim' diyebilen adamı özlüyordu, hiç bir yüz, hiç bir hikayeye onun yüzü kadar yakışmıyordu. radyoda yine o şarkı; Bu yağmur seni benden alıp götüren yağmur...
duvarda asılı duran resme baktı uzun uzun.. gördüklerine bir anlam, yaşadıklarına bir isim, duyduklarına bir sebep bulmaya çalıştı. olan bitene bir dip not düşürmeye mecburdu, sustu.. elinde olanları saydı, yokluk bir değer değildi, sustu... kendi hikayesinde kadro dışı kalmıştı, yalnızdı.. olmasını dilediklerinin çok uzağındaydı, resimdeki yüze daldı, kulaklarında bir şarkı, yalnız çok rakı zamanlarında dinlenilen; bir zamanlar benim sevgilimdin...
koltuğunda otururken ve biterken bir hikaye;...
şiir ya da resmi uyarı, fark eden bir şey yok inan.. bütün sokaklarında adını andığım, yüzünü bu hikayesinin her karesine yerleştirdiğim, adınla başlayıp, ellerinle nefes aldığım, gecelerini, çocuklarını, seslerini seninle sevdiğim bu günce şimdi sen olmadan hiç bir şey ifade etmiyor. hiç bir yaşamak duygusu yanında olmanın hissini tattırmıyor. günlerimi geriye doğru sayarken, yağmur yine aynı, şarkılar da... dudaklarımın arasında kırgın ve pişman bir şiir;
*...gitti... gülüşleri gülüyorum yine, gülüşleri, sanki benimmiş gibi!
belki bir dağ çarpılmışlığıydı bizimkisi
savurdum sevinçleri!
and olsun dedim ve aşk olsun, yoksun..
yoksun!
bu takvimler, belki bir gün
sana yeniden rastlamak için
seni bulsam 'beni bağışla' diyecektim
kıymetini bilemedim!
hüznümün oğludur bu kentte anılar
seni... seni çok özledim...
*(yılmaz odabaşı)
m.s.d
yüzümün ortasında derin bir hiçlik çizgisi, hiç bir yaşanmışlık ilham veremiyor yeni bir başlangıç planına. durabildiğim kadar yağıyorum evimin duvarlarına... çok eskiden izlediğim bir film geçip gidiyor zihnimden, silemediğim her şeyi vuruyor yüzüme; yamacımda uğuldayan boşluklar... herkesin bir gün öğreneceği şeyi ben de öğreniyorum.
masanın üzerinde sesi kesilmiş bir yapmacıklık, yazılmış her şeye yabancı bir ben varım.. sonucum kesinleşmemiş, bir tek tuhaf bir acı var parmak uçlarımda, yanıma alabileceğim hiç bir şeyim kalmamış, sesimi istiyorlar, küfrediyorum... kapıda ıslık gibi kesici bir yalnızlık, sayfalarını yalayarak yapıştırıyorum duvarlarıma; ...Son Kuşlar...
kalabalığın içinde üzgün bir çocuk yüzü, aklından geçenleri anlamak imkansız, yağmur ya da cinayet, fark etmiyor! her an her şeyi yapabilecek cesareti var, korkusu ciddiye alınmamak kanun tarafından bile.. Avucunun içinde kemik bir misket, 'bu sana ders olsun!' diye kazımış üstüne.. sokağın karşısındaki seyyarın tablasında eski bir film afişi; Turist Ömer Uzay Yolunda...
korkunun ecele faydasının olmadığını görmek için çok küçük yaşı, bir kalabalığın bir ölümle adlandırılmasının anlamsızlığını anlamak içinse büyük... yaşayabileceklerinin toplamı yaşadıklarının yanında eksik kalıyor, kitap bitiyor, söz susmak üzere, altını çizecek tek bir cümlesinin bile olmadığını gördüğünde, gökyüzü bir bulutu boğazlıyor... yüzüne bir damla damlıyor; seni ben ellerin olsun diye mi sevdim...
fısıltıyla söylediği her şey arsız bir kalabalığa dönüşüyor gün doğumlarında. kendi sesine küs, yüzünü bir duvar resmi gibi binlerce parçaya bölüyor... içim diyor, parçalanacak kadar bile iç değil artık.. galibi baştan belli bir rulete oturmak su serpmiyor gözlerine, duruyor ve son kez evine bakıyor, kapıyı çekerken aynı şarkı dolaşıyor duvarları; ...henüz onlar bunları bilmiyor...
zor olan yaşanmış olanları unutmak, hiç yaşanmamış olanların sadece ıskalananlar olduğunu biliyor, her gün aynı yükle yürüdüğü yolun sonuçsuz bir varsayıma dönüşmesini izliyor, yürümekle görmek aynı şey değilmiş, anlıyor.. farkında olunmaksa muamma. bütün sessizliğini sırtlayıp yeni bir rota çiziyor evine giden, paralel sokakta hep aynı ses; supergirls don t cry..
susuyor, kimse aldırmıyor.. susmak hiç bir şey anlatmıyor.. aynadaki kağıtta iki mısra;
'hangi sokak,hangi meydan buluşturur bizi
hangi yalan,hangi yasak karşılar bizi'...
di'li geç(me)miş zaman...
masanın üzerinde duran bardağa yüzü yarım yamalak yansıyordu. yansımadaki yüzü tanımadığına emindi.. bir yalana bir çok intihar mektubu yazılabileceğini görmüştü çünkü. yaşadığı her şeyin yalan olma ihtimalini gözden geçiriyordu, gözleri kanlandı.. emindi bu yüzü tanımıyordu, hiç bir ses, hiç bir koku, hiç bir şey ifade etmiyordu, kabul etti, yalnızdı. gecenin son şarkısı çaldığında sarhoş olduğuna emin oldu; benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım...
bu ben miyim diye sordu, sonra güldü kendine bunca soru arasından bunu mu seçebildim diye. her soru bir cevapsızlığı, her bilinmeyen bir intiharı, her mektup bir inzivayı getiriyordu beraberinde.. bütün sorulara tek bir cevap buldu, bütün cevaplara tek bir yüz, bütün yüzlere tek bir ifade kondurdu. paramparça edilmiş bir fotoğrafın pişmanlığıydı evini dolduran; anıların ne suçu vardı? pencereyi kapattı, çocuksuz arka bahçeye baktı uzun uzun, kedinin ıslığında yine o şarkı; Sana Dair...
bütün duaların tek bir gökyüzüne yansıdığına inanmak için uyandı, hayatım diyordu, pekte yıpranmış görünmüyor aynadan baktığımda. sesi, elleri, koridordaki fotoğraflar, aynı iç güdüyle fondip yapılmış bir birlikteliğin sessiz şahitleriydiler şimdi. kalbindeki bu boşluk hissi, bu her sabahı yağmur kokusuna boğan sessizlik, akıl almaz bir saçmalık sürüyordu dışlanmışlığına, eli çekmecedeki nota uzandı çaresiz; ben olunca yanında, sen olunca yanımda, biz olunca yan yana...
doğru sorulara yanlış cevaplar verdiğini biliyordu, sesler silikleştikçe kendi cevaplarının anlamlarını yitirmeye mahkum olduklarını da... bu hale nasıl geldiklerini anlamaya çalışıyordu. ilk bakıştıklarında içini göğsünden söken kadının yalnızca eski bir şarkısı oluvermesine inanamıyordu.. cevaplar tükeniyordu, oksijen de.. aklı bir hikayenin yitişine zaman diyordu, kalbi yangın... yanında oturup 'ben sıradan 'biriyim' diyebilen adamı özlüyordu, hiç bir yüz, hiç bir hikayeye onun yüzü kadar yakışmıyordu. radyoda yine o şarkı; Bu yağmur seni benden alıp götüren yağmur...
duvarda asılı duran resme baktı uzun uzun.. gördüklerine bir anlam, yaşadıklarına bir isim, duyduklarına bir sebep bulmaya çalıştı. olan bitene bir dip not düşürmeye mecburdu, sustu.. elinde olanları saydı, yokluk bir değer değildi, sustu... kendi hikayesinde kadro dışı kalmıştı, yalnızdı.. olmasını dilediklerinin çok uzağındaydı, resimdeki yüze daldı, kulaklarında bir şarkı, yalnız çok rakı zamanlarında dinlenilen; bir zamanlar benim sevgilimdin...
koltuğunda otururken ve biterken bir hikaye;...
şiir ya da resmi uyarı, fark eden bir şey yok inan.. bütün sokaklarında adını andığım, yüzünü bu hikayesinin her karesine yerleştirdiğim, adınla başlayıp, ellerinle nefes aldığım, gecelerini, çocuklarını, seslerini seninle sevdiğim bu günce şimdi sen olmadan hiç bir şey ifade etmiyor. hiç bir yaşamak duygusu yanında olmanın hissini tattırmıyor. günlerimi geriye doğru sayarken, yağmur yine aynı, şarkılar da... dudaklarımın arasında kırgın ve pişman bir şiir;
*...gitti... gülüşleri gülüyorum yine, gülüşleri, sanki benimmiş gibi!
belki bir dağ çarpılmışlığıydı bizimkisi
savurdum sevinçleri!
and olsun dedim ve aşk olsun, yoksun..
yoksun!
bu takvimler, belki bir gün
sana yeniden rastlamak için
seni bulsam 'beni bağışla' diyecektim
kıymetini bilemedim!
hüznümün oğludur bu kentte anılar
seni... seni çok özledim...
*(yılmaz odabaşı)
m.s.d
9 Temmuz 2010 Cuma
nadya komanacci

biliyor mu
baktığı suyun derinliğini
yoksa
sadece
bak dediler
diye mi
sabitlenmiş gözleri
bir anlaşmazlığa
ölü cevaplar istemiyor ki ömür
kimin elinde kalsa
karlı çıkan
o
olacak
nasılsa
içimiz
geçiyor bu şehirden
içimiz
baktığımız sularda
boğuluyor
soluklarımız
hep
istediği
yerlerde
değilse de
zaman hep
içim(iz)den geçiyor
nedense
ne
şehir
ne
insan
ne
bu fotoğraf
olan bitene
bir anlam
veremiyor...
bir isim
bir şehir
bir de
fotoğraf
bu sıkkın
temmuz akşamı
bunlardan
bir tanesi bile
bir çok şeye
yetebiliyor...
eskiden
biz geçen gün
bir grup yaşı geçkin çocuk
voltran dan
kuyu bilyesinden
ve
yakan toptan
gülüşürken
kendimizi
uzun eşşekte
bulduk
msd
bir grup yaşı geçkin çocuk
voltran dan
kuyu bilyesinden
ve
yakan toptan
gülüşürken
kendimizi
uzun eşşekte
bulduk
msd
8 Temmuz 2010 Perşembe
cina-i fikriyat
ben
olsam
sırf
sen
üzülürsün
diye
oraya
gitmezdim
gittin
güzel mi
şimdi
o
çok
kişilik
dünyan?
yapacak
daha güzel
işlerimiz mi
var
sanki?
ben
olsam
sırf
sen
üzülürsün
diye
gitmezdim
sen
gidersin
yine
gittin
çünkü
bu
sensin
söyleyensin
söylenensin
kimsemsin
her şeyimsin
benimsin
ama
değilsin
kiminsin
benim değilsin
benim
değilsen kimsenin
değilsin
kendinde misin?
çünkü
az önce evi
dolandım
bende değilsin!
(uyusam artık...)
olsam
sırf
sen
üzülürsün
diye
oraya
gitmezdim
gittin
güzel mi
şimdi
o
çok
kişilik
dünyan?
yapacak
daha güzel
işlerimiz mi
var
sanki?
ben
olsam
sırf
sen
üzülürsün
diye
gitmezdim
sen
gidersin
yine
gittin
çünkü
bu
sensin
söyleyensin
söylenensin
kimsemsin
her şeyimsin
benimsin
ama
değilsin
kiminsin
benim değilsin
benim
değilsen kimsenin
değilsin
kendinde misin?
çünkü
az önce evi
dolandım
bende değilsin!
(uyusam artık...)
6 Temmuz 2010 Salı
böyle mi olduk
sen
aşk dediğin
bu çıkmaz sokak için
bütün aşklarını
harcadın
sokaklar
şehirler
sabaha karşı çıkılan
yolculukların da dahil
vurup
keskin bir omzu
şakaklarıma
park ortalarında
kimsesiz
bırakmışlığın da
oldu beni
neden?
diyorsun
bunca
yalnızlığı
hak edecek
ne yaptım
şimdi
bir parkın
orta yerindesin
şakaklarına çarpacağın
bir omuz bile kalmamışken
sen
hala
yaslanacak
vücutların
derdindesin
aşk dediğin
bu çıkmaz sokak için
bütün aşklarını
harcadın
sokaklar
şehirler
sabaha karşı çıkılan
yolculukların da dahil
vurup
keskin bir omzu
şakaklarıma
park ortalarında
kimsesiz
bırakmışlığın da
oldu beni
neden?
diyorsun
bunca
yalnızlığı
hak edecek
ne yaptım
şimdi
bir parkın
orta yerindesin
şakaklarına çarpacağın
bir omuz bile kalmamışken
sen
hala
yaslanacak
vücutların
derdindesin
meydan
bütün eklerini
ayırmak istiyorum
de
lerini
den
lerini
ne'den lerini
ayırmak istiyorum
bakalım
onlar
olmadan
kök halinle
ne kadar
kendinsin?
adsız a...
ayırmak istiyorum
de
lerini
den
lerini
ne'den lerini
ayırmak istiyorum
bakalım
onlar
olmadan
kök halinle
ne kadar
kendinsin?
adsız a...
5 Temmuz 2010 Pazartesi
kedinin uykusu
Çok kalabalık yazıyorsun dedi...
Anlaşılmak için değil, anlatmak için yazıyorsun çünkü.
Yazmak için yazıyorum dedim. Anlatmak hatiplerin, anlaşılmak peygamberlerin işiydi...
Sesi çatallaşmıştı, sakalları uzamış, saçları karışmış... Yüzü yorulmuş, parmak uçları bana dönmüştü, duvarda asılı duran resmi şiir gibi bilirdi, ezberinden okurdu bazı zamanlar... Kar yağınca susardık, şehirle hasımdık, insanlarla sırnaşık, evlere yabancıydık. İkinci kıştan sonrasını saymadık. Terk edişlerimizi saymadık, geri dönüşlerimizi, eşikleri, insanları saymadık... Ben yazmak için yazıyordum çünkü...
O resimleri ezberliyordu. Kışı sevmiyordum, kediler kayboluyorlardı, o kadar kedi nerede saklanıyordu? Anlamıyorduk. Susmak iyi bir fikir olabilirdi, konuşmakta... Yürümek, koşmak, bulmacalar... Hepsi anlaşılabilirdi... Bir tek yoksulluğu anlayamıyorduk, ne tuhaf bir şeydi mahrum olmak, yok olması...
Saymayı bıraktığımız kıştan iki bahar sonra kitaplarımı yaktım, ardından fotoğrafları, yaz boyu başka raflarda tozlandım... Kedi kış başında diğerleriyle beraber bizi terk etti... öyle sessiz sedasız da değil, sert bir biçimde gitti. Kör bir kedinin yıldızıydı artık Aralık... Bütün kış oturduk, hiç sobamız olmadı, yanmayan bir kalorifer yanan bir sobadan daha iyi değildi elbet ama sevmiyorduk yorulmayı...
Yılın soğuk yüzü hikayelerle geldi, dörtlüklerden fazlasını yazamadım. O cam kenarında oturdu, ben kapıya yakın... kedinin dönmesini bekledim. Bazı günler kar öyle uzun yağdı ki gökyüzü iki gün hiç kararmadı. Her yer buzla kaplandı, caddeler ıssızlaştı, insanlar uykuya daldı, hayat yavaşladıkça yavaşladı... şehir kış başında kör bir kedi tarafından yarı yolda bırakıldı...
Güldüğümüz zamanlarımız da oldu, ağır ağır soluduk, her yan is kokuyordu. Güzel filmler izleyesimiz vardı, filmleri eskiciye verip bir kaç çamaşır mandalı aldığımızı unutup saatlerce kaset aradık... bulamadık...
Çok kalabalık yürüyorsun dedi.
Varmak için değil, kalmak için yürüyorsun çünkü...
Yürümek için yürüyorum dedim... Varmak yolcuların, kalmak esnafların işiydi...
Ben canım istediği için yürüyordum... O geçen kış bırakmıştı adımlarını saymayı, okumayı unuttuk, yazmaya boş verdik, susmayı beğenmedik, konuşmayı beceremedik... Kör bir kediye sebep olmuştu kış, huzursuz etmişti... Bahar sağır bir kediyle geldi, inadına günlerce konuştuk...
Onu yanlış anlamıştım, kediye kızmıyordu, şehire ya da mevsime de kızmıyordu... Bütün öfkesi banaydı. Benim suskunluğum yüzünden gitmişti kedi, ben resimleri sevmiyorum diye... anlamıyorum diye... sıkıldığı için... İstemese de kızıyordu bana, düşünmeden edemiyordu...
Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti, mesafeliydim, ya da endişeli ya da korkuyordum düpe düz... Fark etmez... Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti... Sanki geçmişe inat kaçıyordu kediler evlerimden, sağırı kaçıyordu, körü kaçıyordu, yavru olanı ölüyordu... Hayat intikamını benden kedilerle alıyordu...
Gitsinlerdi... Özlemiyordum...Ben kapıyı gören koltukları seviyordum, bundan kediye neydi?
Yaz başında O da gitti... şehri terk etti... şehir yaz başında bir adam tarafından terk edilmişti...
m.s.d
beş kasım ikibindokuz /Ankara
(Baransel' e ve kediye yazılar...)
Anlaşılmak için değil, anlatmak için yazıyorsun çünkü.
Yazmak için yazıyorum dedim. Anlatmak hatiplerin, anlaşılmak peygamberlerin işiydi...
Sesi çatallaşmıştı, sakalları uzamış, saçları karışmış... Yüzü yorulmuş, parmak uçları bana dönmüştü, duvarda asılı duran resmi şiir gibi bilirdi, ezberinden okurdu bazı zamanlar... Kar yağınca susardık, şehirle hasımdık, insanlarla sırnaşık, evlere yabancıydık. İkinci kıştan sonrasını saymadık. Terk edişlerimizi saymadık, geri dönüşlerimizi, eşikleri, insanları saymadık... Ben yazmak için yazıyordum çünkü...
O resimleri ezberliyordu. Kışı sevmiyordum, kediler kayboluyorlardı, o kadar kedi nerede saklanıyordu? Anlamıyorduk. Susmak iyi bir fikir olabilirdi, konuşmakta... Yürümek, koşmak, bulmacalar... Hepsi anlaşılabilirdi... Bir tek yoksulluğu anlayamıyorduk, ne tuhaf bir şeydi mahrum olmak, yok olması...
Saymayı bıraktığımız kıştan iki bahar sonra kitaplarımı yaktım, ardından fotoğrafları, yaz boyu başka raflarda tozlandım... Kedi kış başında diğerleriyle beraber bizi terk etti... öyle sessiz sedasız da değil, sert bir biçimde gitti. Kör bir kedinin yıldızıydı artık Aralık... Bütün kış oturduk, hiç sobamız olmadı, yanmayan bir kalorifer yanan bir sobadan daha iyi değildi elbet ama sevmiyorduk yorulmayı...
Yılın soğuk yüzü hikayelerle geldi, dörtlüklerden fazlasını yazamadım. O cam kenarında oturdu, ben kapıya yakın... kedinin dönmesini bekledim. Bazı günler kar öyle uzun yağdı ki gökyüzü iki gün hiç kararmadı. Her yer buzla kaplandı, caddeler ıssızlaştı, insanlar uykuya daldı, hayat yavaşladıkça yavaşladı... şehir kış başında kör bir kedi tarafından yarı yolda bırakıldı...
Güldüğümüz zamanlarımız da oldu, ağır ağır soluduk, her yan is kokuyordu. Güzel filmler izleyesimiz vardı, filmleri eskiciye verip bir kaç çamaşır mandalı aldığımızı unutup saatlerce kaset aradık... bulamadık...
Çok kalabalık yürüyorsun dedi.
Varmak için değil, kalmak için yürüyorsun çünkü...
Yürümek için yürüyorum dedim... Varmak yolcuların, kalmak esnafların işiydi...
Ben canım istediği için yürüyordum... O geçen kış bırakmıştı adımlarını saymayı, okumayı unuttuk, yazmaya boş verdik, susmayı beğenmedik, konuşmayı beceremedik... Kör bir kediye sebep olmuştu kış, huzursuz etmişti... Bahar sağır bir kediyle geldi, inadına günlerce konuştuk...
Onu yanlış anlamıştım, kediye kızmıyordu, şehire ya da mevsime de kızmıyordu... Bütün öfkesi banaydı. Benim suskunluğum yüzünden gitmişti kedi, ben resimleri sevmiyorum diye... anlamıyorum diye... sıkıldığı için... İstemese de kızıyordu bana, düşünmeden edemiyordu...
Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti, mesafeliydim, ya da endişeli ya da korkuyordum düpe düz... Fark etmez... Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti... Sanki geçmişe inat kaçıyordu kediler evlerimden, sağırı kaçıyordu, körü kaçıyordu, yavru olanı ölüyordu... Hayat intikamını benden kedilerle alıyordu...
Gitsinlerdi... Özlemiyordum...Ben kapıyı gören koltukları seviyordum, bundan kediye neydi?
Yaz başında O da gitti... şehri terk etti... şehir yaz başında bir adam tarafından terk edilmişti...
m.s.d
beş kasım ikibindokuz /Ankara
(Baransel' e ve kediye yazılar...)
isim(siz)
...
adam ince bir yağmurun çift kişilik yalnızı şimdi. ormanlar aşıp ejderhalar öldürmekti oysa düşü..
bir kafesin içinde ışıksız, ısırgan otlarıyla konuştu, kendinden düşen bir uçurumun sessiz çocuğunu doğurdu tam yedi günde.
sakın gitme o uçuruma adam!
uçurumlar uçulası yerleri değildir yalnızlıkların. boğularak ölmüş bir balığın yuttuğu suyu akıt avuçlarından, kendini doğuran bir bebeğin göz yaşlarını çıkart kundağından ve arkanı dön, içinde boğulduğun rahmine... eğer hala bir uçurumsa içinde yaşam, sakın gitme o uçuruma!
kırlangıçlar bile terk etti şehrini, ortanca çiçekleri... sen hangi şehrin yetimisin?
adam gitme artık o uçuruma!
terk et sana ayrılan ne varsa ve gittiğin yerde yağmurların olsun en ıslağından!
sakın sevme o uçurumu adam!
boşluğun yazısız sözleşmesidir uçurumlar, inanmayan yüzlerin istikametleri... inanmaktan vazgeçme. kucağından düştüğün yaykın ağacına bak ve aldat sana inanan kim kaldıysa...
sakın o uçuruma aldanma adam!
aldanış yanılsamanın gönülsüz fahişesidir... dur ve dokun, tiksin kadınından en az kendinden tiksindiğin kadar! ama sakın tükürme o uçuruma adam!
dik dudaklarını, canını acıt nefsinin ya da kopart birini köpeklere yedir, öpüşme o boşlukla, sözün kendine kalsın!
sakın o uçurumla sevişme adam!
verilen sözler tutulmadı, hayat bozdu kendini. belki de kendini buldu hayat! al sözünü ondan bir yaykın ağacının kanadına bağla...
uyan adam!
bak yine kaçıyor günün tek bir mucizeye bile dahil olamadan... kalk ve kutsa kendini, vaizleri bekleme söylenecek her şeyi biliyorsun... hayat herkesin anlayabildiği kadar. izin verme, yut kendini adam sus hala vaktin varken...
adam ince bir yağmurun çift kişilik yalnızı şimdi. ormanlar aşıp ejderhalar öldürmekti oysa düşü..
bir kafesin içinde ışıksız, ısırgan otlarıyla konuştu, kendinden düşen bir uçurumun sessiz çocuğunu doğurdu tam yedi günde.
sakın gitme o uçuruma adam!
uçurumlar uçulası yerleri değildir yalnızlıkların. boğularak ölmüş bir balığın yuttuğu suyu akıt avuçlarından, kendini doğuran bir bebeğin göz yaşlarını çıkart kundağından ve arkanı dön, içinde boğulduğun rahmine... eğer hala bir uçurumsa içinde yaşam, sakın gitme o uçuruma!
kırlangıçlar bile terk etti şehrini, ortanca çiçekleri... sen hangi şehrin yetimisin?
adam gitme artık o uçuruma!
terk et sana ayrılan ne varsa ve gittiğin yerde yağmurların olsun en ıslağından!
sakın sevme o uçurumu adam!
boşluğun yazısız sözleşmesidir uçurumlar, inanmayan yüzlerin istikametleri... inanmaktan vazgeçme. kucağından düştüğün yaykın ağacına bak ve aldat sana inanan kim kaldıysa...
sakın o uçuruma aldanma adam!
aldanış yanılsamanın gönülsüz fahişesidir... dur ve dokun, tiksin kadınından en az kendinden tiksindiğin kadar! ama sakın tükürme o uçuruma adam!
dik dudaklarını, canını acıt nefsinin ya da kopart birini köpeklere yedir, öpüşme o boşlukla, sözün kendine kalsın!
sakın o uçurumla sevişme adam!
verilen sözler tutulmadı, hayat bozdu kendini. belki de kendini buldu hayat! al sözünü ondan bir yaykın ağacının kanadına bağla...
uyan adam!
bak yine kaçıyor günün tek bir mucizeye bile dahil olamadan... kalk ve kutsa kendini, vaizleri bekleme söylenecek her şeyi biliyorsun... hayat herkesin anlayabildiği kadar. izin verme, yut kendini adam sus hala vaktin varken...
3 Temmuz 2010 Cumartesi
kayıp ilanı
bir adamı yazmıştım, başka bir isimle. bulamıyorum şimdi. tekrar yazmaya da halim yok. kayboldu adam.
hükümsüzdür.
hükümsüzdür.
2 Temmuz 2010 Cuma
yastık
Çok erken kalkılmış bir sabaha pişman uyanıyorum, gece de çok güzel değilmiş zaten, uykusuz kalınca anlıyorum. kime verdiğimi unuttuğum sözlerimin tamamını bozdurup mevsimle pazarlığa oturduğumu sandığım günlerde balkon kaç kediyi feda ediyor bilemezsin suskunluklarına… akrabalar ve çocuklar susuyorlar, haberlerde kimseyi tanımıyorum, bırakıyorum yazmalarımı ve kalkmalarımı, içim yaz oluyor sesim güney, biz sus oluyoruz balkon kedi, yaz öylece geçip gidiyor…
İleti…
Yazmayı da susmayı da bırakmak geçiyor içimden, kimi döveceğimi bilemiyorum, çay ya da deniz inan fark etmiyor, bu şarkıyı kim yazdıysa ellerine sağlık deyip bir bardak daha içiyorum balkonda, sonrası karanlık, sokak söndürüyor ışıkları, korkudan ne yapacağımı şaşırıyorum… her sayfaya son diye başlıyorum, her deftere kendim diye, yazsam olmuyor sussam olmuyor, kimi içeceğimi şaşırıyorum, yaz öylece geçip gidiyor balkonun önünden…
...
kötü söylenmiş bir şarkı, hakkını alamamış bir gece gibiyim şehrin arkasında, neydi içimi bu kadar ezen, kime nasıl anlatamadım en fiyakalı hikayemi bilemiyorum… sözlerin içimden geçiyor, mevsim de şehir de beklemiyor beni, sen şehirler dolusu uzaklaşıyorsun, nerenden tutunacağımı bilemiyorum.. gittiğin yerlerde defter arasıyım, söylediğin gecelerde silik bir şeyler, sustuğun duraklarda ağız dolusu suskunluğum biraz da…neresinden bakarsan bak boş bir defterim, adı kendisinden güzel bir mevsim geçip gidiyor odanın önünden, görmüyorsun.. sokak, kedi ve ben dönüşünü bekliyoruz, yazdığımız kağıtlar elimizde, hepimiz günü hikayeliyoruz gelişine, döndüğünde hiç bir şeyi kaçırma diye….
İleti…
Yazmayı da susmayı da bırakmak geçiyor içimden, kimi döveceğimi bilemiyorum, çay ya da deniz inan fark etmiyor, bu şarkıyı kim yazdıysa ellerine sağlık deyip bir bardak daha içiyorum balkonda, sonrası karanlık, sokak söndürüyor ışıkları, korkudan ne yapacağımı şaşırıyorum… her sayfaya son diye başlıyorum, her deftere kendim diye, yazsam olmuyor sussam olmuyor, kimi içeceğimi şaşırıyorum, yaz öylece geçip gidiyor balkonun önünden…
...
kötü söylenmiş bir şarkı, hakkını alamamış bir gece gibiyim şehrin arkasında, neydi içimi bu kadar ezen, kime nasıl anlatamadım en fiyakalı hikayemi bilemiyorum… sözlerin içimden geçiyor, mevsim de şehir de beklemiyor beni, sen şehirler dolusu uzaklaşıyorsun, nerenden tutunacağımı bilemiyorum.. gittiğin yerlerde defter arasıyım, söylediğin gecelerde silik bir şeyler, sustuğun duraklarda ağız dolusu suskunluğum biraz da…neresinden bakarsan bak boş bir defterim, adı kendisinden güzel bir mevsim geçip gidiyor odanın önünden, görmüyorsun.. sokak, kedi ve ben dönüşünü bekliyoruz, yazdığımız kağıtlar elimizde, hepimiz günü hikayeliyoruz gelişine, döndüğünde hiç bir şeyi kaçırma diye….
1 Temmuz 2010 Perşembe
kimin? nesi?
tarifsiz
uçuyorum
her an
bir yerlerine
çarpabilirim
çarparım
evet
yapabilirim
yaparım
kaza süsü veririm olanlara
olay mahaline
senin adını
bırakırım
kendiminkini
silerim
silmem de
seninkini
daha koyu
yazarım
duman
soluyoruz
seninle
duman!
bir işaretleşme
biçimi değildir
bu
kısma
gözlerini
boşuna
şehir
kavruluyor
bu kadar çıkmaz sokakla
yaşamak
kolay mı sanıyordun?
tabelalerını
sökmüşler
gidip kendi sokağında oynayasıymış
çocuklar
kendinden
peydahlanmışsın
kimsenin piçi olamazsın
demedim mi?
şimdi
nerene bağlarsan bağla
bu şiiri
umrumda değil
benim hiç im
onun gözü
annenin yaz ı olursun ancak sen
o da
keyfin yerindeyse
msd
uçuyorum
her an
bir yerlerine
çarpabilirim
çarparım
evet
yapabilirim
yaparım
kaza süsü veririm olanlara
olay mahaline
senin adını
bırakırım
kendiminkini
silerim
silmem de
seninkini
daha koyu
yazarım
duman
soluyoruz
seninle
duman!
bir işaretleşme
biçimi değildir
bu
kısma
gözlerini
boşuna
şehir
kavruluyor
bu kadar çıkmaz sokakla
yaşamak
kolay mı sanıyordun?
tabelalerını
sökmüşler
gidip kendi sokağında oynayasıymış
çocuklar
kendinden
peydahlanmışsın
kimsenin piçi olamazsın
demedim mi?
şimdi
nerene bağlarsan bağla
bu şiiri
umrumda değil
benim hiç im
onun gözü
annenin yaz ı olursun ancak sen
o da
keyfin yerindeyse
msd
besmele
Sakini(ni)m
her
hangi
bir
art niyetim
yok sana
karşı
belki
ellerim
karıncalanıyordur
ellerini
bulamadığımda
hırs(s)ızım
baktığın
her
anı
biriktiyorum
çalıyorum
saklıyorum
esirgiyorum
bağışlıyorum
doğurmuyorsun
doğurulmuyorsun
1 temmuz
ikibinon
günü
sen
beni
sıcağınla
deli
(rti)
yorsun
m
s
d
her
hangi
bir
art niyetim
yok sana
karşı
belki
ellerim
karıncalanıyordur
ellerini
bulamadığımda
hırs(s)ızım
baktığın
her
anı
biriktiyorum
çalıyorum
saklıyorum
esirgiyorum
bağışlıyorum
doğurmuyorsun
doğurulmuyorsun
1 temmuz
ikibinon
günü
sen
beni
sıcağınla
deli
(rti)
yorsun
m
s
d
iskele - sancak
bir an gelecek
ben söylemeden bileceksin
kedilerin
aslında
ne demek istediklerini
o zaman seninle
bir kere daha içeceğiz
ne bulursak bu sefer
içtikçe ayılacağız
sonra
her sabaha
sarhoş uyanmaya başlayacağız
güneş doğumuzdan batacak
şaşırmayacağız bile
durup bakacağız
sen
münasebetsiz bir laf edeceksin
muhtemelen
ben
umursayacağım
muhtelif yerlerimden
kalemi ilk kapacak diye koştururken
kilime takılan sen olacaksın
ama
düşen
ben
gülen
ikimiz
olacağız
görürsün
bunların hepsi olacak
bunların hiç biri olmayacak
ve fark etmeyecek
ne sikim olduğu
nurun
http://nosmustamittovivoen.blogspot.com/
ben söylemeden bileceksin
kedilerin
aslında
ne demek istediklerini
o zaman seninle
bir kere daha içeceğiz
ne bulursak bu sefer
içtikçe ayılacağız
sonra
her sabaha
sarhoş uyanmaya başlayacağız
güneş doğumuzdan batacak
şaşırmayacağız bile
durup bakacağız
sen
münasebetsiz bir laf edeceksin
muhtemelen
ben
umursayacağım
muhtelif yerlerimden
kalemi ilk kapacak diye koştururken
kilime takılan sen olacaksın
ama
düşen
ben
gülen
ikimiz
olacağız
görürsün
bunların hepsi olacak
bunların hiç biri olmayacak
ve fark etmeyecek
ne sikim olduğu
nurun
http://nosmustamittovivoen.blogspot.com/
30 Haziran 2010 Çarşamba
soru(m)suzum, evet
çok geç
içimize bulaşmış bu arsızlık
kime dokunsan
bir parçası elinde kalacak
kimi sorsan
şiddete maruz kalacaksın
öldürmeye kastettim
olacaklardan soru(m)suzum
pişmalık mı
adını ben mi koydum da
koynumda uyutayım seni!
seviyorsun
kadınları
rakı içip
gözlerine
bakarmış gibi yapıyorlar
hiç bir yere
dalıyor
o
kadınlar
kırmızıyı ne çok
seviyorlar
kadınlar
beyaz giyi(ni)yorlar
rakı içiyorlar
küfür eder gibi seviyorlar
dirsekleriyle sevişiyorlar
o
kadınlar
sıcağını
soğuğunu
değil
dur diyeceğin
yeri
merak
ediyorlar
*dürtme
içimdeki
narı
üstümde
beyaz
gömlek
var!*
-işte
böyle kadınlar
onlar
adamı
üstleriyle
başlarıyla
sindiriyorlar...
m.s.d
*birhan keskin den alınmıştır.
içimize bulaşmış bu arsızlık
kime dokunsan
bir parçası elinde kalacak
kimi sorsan
şiddete maruz kalacaksın
öldürmeye kastettim
olacaklardan soru(m)suzum
pişmalık mı
adını ben mi koydum da
koynumda uyutayım seni!
seviyorsun
kadınları
rakı içip
gözlerine
bakarmış gibi yapıyorlar
hiç bir yere
dalıyor
o
kadınlar
kırmızıyı ne çok
seviyorlar
kadınlar
beyaz giyi(ni)yorlar
rakı içiyorlar
küfür eder gibi seviyorlar
dirsekleriyle sevişiyorlar
o
kadınlar
sıcağını
soğuğunu
değil
dur diyeceğin
yeri
merak
ediyorlar
*dürtme
içimdeki
narı
üstümde
beyaz
gömlek
var!*
-işte
böyle kadınlar
onlar
adamı
üstleriyle
başlarıyla
sindiriyorlar...
m.s.d
*birhan keskin den alınmıştır.
29 Haziran 2010 Salı
kağıt mı kalem mi
uzun bir gökyüzü çizgisini okuyorum,
zamana ya da harflere ihtiyacım yok bu seyirde. kim daha çok susarsa o anlatacak en güzel hikayesini boşuna telaşlanma. savaşmayı ve kazanmayı eski evimde unutmuşum, yol hiç bir yere bağlamıyor geceyi.
durgun bir günü pinekliyorum,
harflere ya da yollara ihtiyacı yok bu gecenin. bütün yapraklar yeşil, aydınlık bir yaz sabahını içiyoruz. kışlıklarımı kaldırdığım valizleri bulamıyorum, yazın soğur musun diye sorma, ya ya soğursak?
zaman bir gün aldanması, yerle gök sessiz birer komşu kapısı, uzarken ömür. yalnız küfürler ediliyordur belki bir yerlerde, akıl kendinden bir bilinmeyeni geçiyordur, kimin daha çok söylendiği konuşuluyordur masalarında çocukluğumuzun. özlenmekle öldürülmek arasında uyanıyorsundur kim bilir?.
mektupların adresini unutmuş, yazılmadığından değil yani bu yaz yalnızlığın, yaşlı bir işportacıya satılıyorlarmış tezgah altından, öyle duydum, eski sevgilin söyledi...
yüzlerimiz bizim değil, ellerimiz de, bütün kalemlerimi götürmüşsün giderken, sözler bende kalmış, sen çocuk olmuşsun ben sokak, sen hep pencerenin dışında kalacaksan nasıl dalayım öğlen uykularına?
bazen çok susup bazen çok yürümüşsün, geçmişle gelecek arasında yorulmuş gecelerin...
ayaklarındaki izleri izliyorum eve gelmelerinde,
ayakların yolu biliyorlar diye huzurlu uyuyorum.
yaz kokuyorsun yaz!
kağıtla kalemle anlatamıyorum...
zamana ya da harflere ihtiyacım yok bu seyirde. kim daha çok susarsa o anlatacak en güzel hikayesini boşuna telaşlanma. savaşmayı ve kazanmayı eski evimde unutmuşum, yol hiç bir yere bağlamıyor geceyi.
durgun bir günü pinekliyorum,
harflere ya da yollara ihtiyacı yok bu gecenin. bütün yapraklar yeşil, aydınlık bir yaz sabahını içiyoruz. kışlıklarımı kaldırdığım valizleri bulamıyorum, yazın soğur musun diye sorma, ya ya soğursak?
zaman bir gün aldanması, yerle gök sessiz birer komşu kapısı, uzarken ömür. yalnız küfürler ediliyordur belki bir yerlerde, akıl kendinden bir bilinmeyeni geçiyordur, kimin daha çok söylendiği konuşuluyordur masalarında çocukluğumuzun. özlenmekle öldürülmek arasında uyanıyorsundur kim bilir?.
mektupların adresini unutmuş, yazılmadığından değil yani bu yaz yalnızlığın, yaşlı bir işportacıya satılıyorlarmış tezgah altından, öyle duydum, eski sevgilin söyledi...
yüzlerimiz bizim değil, ellerimiz de, bütün kalemlerimi götürmüşsün giderken, sözler bende kalmış, sen çocuk olmuşsun ben sokak, sen hep pencerenin dışında kalacaksan nasıl dalayım öğlen uykularına?
bazen çok susup bazen çok yürümüşsün, geçmişle gelecek arasında yorulmuş gecelerin...
ayaklarındaki izleri izliyorum eve gelmelerinde,
ayakların yolu biliyorlar diye huzurlu uyuyorum.
yaz kokuyorsun yaz!
kağıtla kalemle anlatamıyorum...
28 Haziran 2010 Pazartesi
ya yoksa
arasam gelirdi
aramadım
arasa giderdim çünkü
aramadı
yine en başta söyledi
en sonda söyleyeceklerini
aldırmadı
gündüz
çok yağmur yağdı
ne saçma
yağmuru
çok’ la az’ la anlatmak
daha güzelini hak etmiyor mu
yağmur yoksa?
evet
ya
yağmur
yoksa?
arasam
gelirdi
aramadım
gündüz
çok yağmur yağdı
aramadım
yağmasa arardım çünkü
yağmasa
gelirdi
gelmedi
gündüz
çok
yağmur
yağdı
aramadım
arasa giderdim çünkü
aramadı
yine en başta söyledi
en sonda söyleyeceklerini
aldırmadı
gündüz
çok yağmur yağdı
ne saçma
yağmuru
çok’ la az’ la anlatmak
daha güzelini hak etmiyor mu
yağmur yoksa?
evet
ya
yağmur
yoksa?
arasam
gelirdi
aramadım
gündüz
çok yağmur yağdı
aramadım
yağmasa arardım çünkü
yağmasa
gelirdi
gelmedi
gündüz
çok
yağmur
yağdı
ışıklar açık kalsın
bütün gece sona varmak için çırpınıp durdum, asla benim olamayacak bir hayalin peşinde, peşin ödenmiş bir ayrılık diyetini azarladım sabah olurken...
sen aslında bir suskunluksun, aklı karışık bir kedi çıkmazısın şehrin karanlığında... yitirilmiş bir bekleme durgunluğu, yeni yeşermiş bir yaşamak umudusun kar yağarken hiç yürümediğin sokaklarıma...
bana beni anlat bu gece, ben anlatamıyorum sesime kendimi... mutluluğa hazırlıksız yakalanmak gibi yapışsın avuçların yüzüme, bana yüzümü anlat bu gece, ya gel ya git n’olur ya da gitme ama aralarda bırakma beni.... korktuğumuz geceler ışıklar açık kalsın, bilmediğimiz şarkıları dinleyelim sabaha kadar, sen ben ol, ben mıster spak, beni bu gece geceye bırakma nolur...
rengi kendinden geçmiş, aslı zaten kayıp bir hikayeyi anlat bana, imla hatalarına aldırmayalım bu gece daha fazla...
bir, iki, üç... saymalarımı anlat bana... yapamadıklarımı söyleme bu gece... sana verdiklerimi çıkartıver çantandan, tedirgin durma, daha fazla yaralama beni gitmelerinle, zaten sustuğumdan daha fazlasını anlatamıyorum sana... duruyorum ve uyanıyorum, yağmurlar uzak, mevsim izin vermiyor bir doğa olayının anlatım bozukluğuma sebep olmasına... beni benimle seyrelt bu gece, olmak istemediklerimle öldürüp, sakladıklarımla sobele içindeki kadınlıkta... beni sıyırıp at bu gece teninden, bütün hikayelerinde kötü adam yap gün ışırken... sevdiğin o şarkıdaki gibi sev beni bu gece... akıcı bir suskunlukta boğ ya da sadece çocuk de...
aklı karışmış bir hatıra defteri, tarih bilinci zayıflamış bir ilk gençlik nöbetidir sana anlattıklarım... adını senin koyduğun, yıllardır yüzüne bakılmamış ağacımızın cinsi neydi onu söyle bana... bana bu gece beni sevmelerini anlat yoksa gideceğim... unutturacağım kendimi kendime bile... beni benimle yamala bu gece... yazdığım son şey ol, bu geceye düşülmüş son tarih, aklıma kazınmış son pişmanlık ol ışıklar loşlaştırılırken gidelim evlerimize artık diye... yanında olmanın ayrıcalığını unuttur bana, sevmelerimin sadece benden çalındığını söyle, sana verilecek son sözün arsız telaşını yaşat bana.... beni eksilt, bana beni ver bu gece... sadece beni... sana verdiğim beni...
ne çok ne de az, kararında bir eksiklik ver bana, istediklerime aldırmadan, ihtiyacım olan kadarına terket beni, yüzümün kanamasına aldırmadan bırak beni, gittiğin yerde mutsuzlukların olmasın bu gece...
ellerine sustuğun o adam ilacın olamaz ben bu satırları kanatırken sana... son mektubum olsun bu, ellerime sen bulaşmasın daha fazla...
bırak beni, dilediğim gibi susayım, sana hikayelerden, okyanuslardan ve kuşlardan bahsedeyim... bildiğim duaları tekrarlayayım, sadece senin sesinle çözülecek bir bilmece bırakayım sana... susarsan düşerim, düşersem biter hikayemiz akşam saatlerinde, dar vakitlere sıkışır bakışmalarımız, gelmeyişlerini anlatamam kediye rakı sofralarında...
en iyisi gelme artık, beni bu evde bırak, ya da beni bu eve bırak... yaşayabilmem için bir şans ver bana, devam edebilmem için bir sebep, gülebilmem için bir sen bırak... durduğun yerde depremler olmasın artık biz’ e dair... sevdiğimiz kitapları okuma sarhoş sevmelerine, benden ne varsa karanlığına göm, cevaplarımız bize kalsın, sen bana kal, ben sana kuş sesleri getireyim yolculuklarımdan çaldığım...
inanmadıklarımı anlat bana, sen yokmuşsun gibi... radyoda zerdalili bir şarkı çalsın, sevdiğin tarçınlı çaylardan yapayım, balkon soğumasın kar yağıyor diye... ya da bırakalım ne olacaksa olsun bu gece... nasılsa yoksun... komşu tedirginliğidir en fazla yaşayacağımız kar yağarken balkona...
sen aslında bir suskunluksun, aklı karışık bir kedi çıkmazısın şehrin karanlığında... yitirilmiş bir bekleme durgunluğu, yeni yeşermiş bir yaşamak umudusun kar yağarken hiç yürümediğin sokaklarıma...
bana beni anlat bu gece, ben anlatamıyorum sesime kendimi... mutluluğa hazırlıksız yakalanmak gibi yapışsın avuçların yüzüme, bana yüzümü anlat bu gece, ya gel ya git n’olur ya da gitme ama aralarda bırakma beni.... korktuğumuz geceler ışıklar açık kalsın, bilmediğimiz şarkıları dinleyelim sabaha kadar, sen ben ol, ben mıster spak, beni bu gece geceye bırakma nolur...
rengi kendinden geçmiş, aslı zaten kayıp bir hikayeyi anlat bana, imla hatalarına aldırmayalım bu gece daha fazla...
bir, iki, üç... saymalarımı anlat bana... yapamadıklarımı söyleme bu gece... sana verdiklerimi çıkartıver çantandan, tedirgin durma, daha fazla yaralama beni gitmelerinle, zaten sustuğumdan daha fazlasını anlatamıyorum sana... duruyorum ve uyanıyorum, yağmurlar uzak, mevsim izin vermiyor bir doğa olayının anlatım bozukluğuma sebep olmasına... beni benimle seyrelt bu gece, olmak istemediklerimle öldürüp, sakladıklarımla sobele içindeki kadınlıkta... beni sıyırıp at bu gece teninden, bütün hikayelerinde kötü adam yap gün ışırken... sevdiğin o şarkıdaki gibi sev beni bu gece... akıcı bir suskunlukta boğ ya da sadece çocuk de...
aklı karışmış bir hatıra defteri, tarih bilinci zayıflamış bir ilk gençlik nöbetidir sana anlattıklarım... adını senin koyduğun, yıllardır yüzüne bakılmamış ağacımızın cinsi neydi onu söyle bana... bana bu gece beni sevmelerini anlat yoksa gideceğim... unutturacağım kendimi kendime bile... beni benimle yamala bu gece... yazdığım son şey ol, bu geceye düşülmüş son tarih, aklıma kazınmış son pişmanlık ol ışıklar loşlaştırılırken gidelim evlerimize artık diye... yanında olmanın ayrıcalığını unuttur bana, sevmelerimin sadece benden çalındığını söyle, sana verilecek son sözün arsız telaşını yaşat bana.... beni eksilt, bana beni ver bu gece... sadece beni... sana verdiğim beni...
ne çok ne de az, kararında bir eksiklik ver bana, istediklerime aldırmadan, ihtiyacım olan kadarına terket beni, yüzümün kanamasına aldırmadan bırak beni, gittiğin yerde mutsuzlukların olmasın bu gece...
ellerine sustuğun o adam ilacın olamaz ben bu satırları kanatırken sana... son mektubum olsun bu, ellerime sen bulaşmasın daha fazla...
bırak beni, dilediğim gibi susayım, sana hikayelerden, okyanuslardan ve kuşlardan bahsedeyim... bildiğim duaları tekrarlayayım, sadece senin sesinle çözülecek bir bilmece bırakayım sana... susarsan düşerim, düşersem biter hikayemiz akşam saatlerinde, dar vakitlere sıkışır bakışmalarımız, gelmeyişlerini anlatamam kediye rakı sofralarında...
en iyisi gelme artık, beni bu evde bırak, ya da beni bu eve bırak... yaşayabilmem için bir şans ver bana, devam edebilmem için bir sebep, gülebilmem için bir sen bırak... durduğun yerde depremler olmasın artık biz’ e dair... sevdiğimiz kitapları okuma sarhoş sevmelerine, benden ne varsa karanlığına göm, cevaplarımız bize kalsın, sen bana kal, ben sana kuş sesleri getireyim yolculuklarımdan çaldığım...
inanmadıklarımı anlat bana, sen yokmuşsun gibi... radyoda zerdalili bir şarkı çalsın, sevdiğin tarçınlı çaylardan yapayım, balkon soğumasın kar yağıyor diye... ya da bırakalım ne olacaksa olsun bu gece... nasılsa yoksun... komşu tedirginliğidir en fazla yaşayacağımız kar yağarken balkona...
27 Haziran 2010 Pazar
2nd fall : gipsy
özlendin.hep özleniyordun.ama aklıma geldiğinde beni yalnız hissettirmek..bilmiyorum.dün gece yazdığımı kastetmemiştim,biliyorsun.hep iyi yazdın.
güzel olmasan iyi yazdığını söylemezdim belki.beni tanırsın.çirkin şeyleri ve güvercinleri sevmem.herneyse ne kadar özlediğimi söyleyemiyorum sana ama birkaç kişinin görebileceği bir yere yazıyorum.o kadar..ben sadece bunu yapabiliyorum..
fall
http://spectacularfalls.blogspot.com/?zx=954e986ca1b97106
güzel olmasan iyi yazdığını söylemezdim belki.beni tanırsın.çirkin şeyleri ve güvercinleri sevmem.herneyse ne kadar özlediğimi söyleyemiyorum sana ama birkaç kişinin görebileceği bir yere yazıyorum.o kadar..ben sadece bunu yapabiliyorum..
fall
http://spectacularfalls.blogspot.com/?zx=954e986ca1b97106
bekleme-k
Her mevsim
kendi tedirginliğiyle başlar yaşlanmaya
büyür sonra
büyür
büyür
sokaklarını büyütür evinde
apartmanlarını
ağaçlarını
komşularını büyütür
acıtır
sever sonra
günlerini büyütür
çoğalttıkça büyüttüklerini
ufalır
çocuk kalır
yaşamışlığının kenarında
hepsi huzursuzluktur
bir bakıma
bakakalmaktır
her mevsim
kendini büyütür
ufalırken elleri aslında
Her uyanmak
kendi şaşkınlığıyla
susturur günü
ya geçip gider
ya da öylece kalır hayatının ortasında
uyur
uyanır
sonra tekrar şaşırır
yolculuklar
mektuplar
diş fırçaları
saklanan
aynalar
yarım yazılmış defterler
uzun kahvaltı düşleri
vanilyalı kahveler
her kedi
kendi şaşkınlığıyla uyandırır günü
derin bir iz kalır
bekle
-mek
-ten geriye
m.s.d
kendi tedirginliğiyle başlar yaşlanmaya
büyür sonra
büyür
büyür
sokaklarını büyütür evinde
apartmanlarını
ağaçlarını
komşularını büyütür
acıtır
sever sonra
günlerini büyütür
çoğalttıkça büyüttüklerini
ufalır
çocuk kalır
yaşamışlığının kenarında
hepsi huzursuzluktur
bir bakıma
bakakalmaktır
her mevsim
kendini büyütür
ufalırken elleri aslında
Her uyanmak
kendi şaşkınlığıyla
susturur günü
ya geçip gider
ya da öylece kalır hayatının ortasında
uyur
uyanır
sonra tekrar şaşırır
yolculuklar
mektuplar
diş fırçaları
saklanan
aynalar
yarım yazılmış defterler
uzun kahvaltı düşleri
vanilyalı kahveler
her kedi
kendi şaşkınlığıyla uyandırır günü
derin bir iz kalır
bekle
-mek
-ten geriye
m.s.d
25 Haziran 2010 Cuma
isim şehir
evi böylece bırakıp gitmek istiyorum, ne sis ne duman, sadece bir ıslık… ağaçları anlat bana, boy boy, sıra sıra sessizlikleri… kenarında ıslandığın gölgeleri yaz uzun uzun…dizesi kamaşmış unutkanlıklarla gel sokağın başına, en açık, en meydan yerinde susalım…
çocukları getir bana, edilememiş dualarını, şehirleri ve külleri, yazları, kitapları oda oda… bütün sorulara cevap, bütün cevaplara gece olsun evin, sevelim kimsesizliklerimizi…
bana yolculuklarını getir, taşımaya kıyamadığın öykülerini, yakıp yıkmalarını, seyretmelerini getir bana, yüzün gölgelenmesin akşam ıslıklarında…
sevilmek ve susulmak, kime yazıldığı asla gün yüzüne çıkarılamamış bir dipnot gibi öylece dursun duvarlarında…
güldüğün zamanları toplayıp yastık altlarına saklıyorum, fotoğraflar, tutulmalar, ay tozlarını sıvıyorum umursamazlığının çatlaklarına,’sen’ le ben arasında sızlanıyor konuşmalarımız. gündüzler gece, geceler çimen oluyor, öylece uyuyakalıyorum mutsuzluğunda…
sakinleştiğinde gün çoktan geçmiş oluyor, ben oluyorum, masada bir kaç parça düş kırıklığı oluyor, gece bir tekerlemeyi yuvarlıyor, bilmediğim dillere susuyorsun, kedi bir bardak ben daha getiriyor…
reklam tabelalarında yüzün görünmüyor, seni kokundan tanıyorum… sokağın haziranına karışıyorsun, eve dönüğümde perdeleri açık buluyorum, hep söylüyorum, hep aynı şeyi yapıyorsun, bütün sokak anlaşmazlığımızı görüyor… sonra durmadan haziran oluyor, sonra durmadan ıhlamur, çocuklar parkları taşlıyorlar, sen uyukluyorsun, geceleri sen gündüzleri sus oluyorsun, sonra durmadan haziran oluyor, sonra sen bütün bir yazı unutuyorsun…
mevsimleri sevmiyorsun, ışığı ve çocukları, meydanları sevmiyorsun, deniz diyorsun fırtına kopuyor, adımı mırıldanıyorsun kedi evi tepeme yıkıyor… bütün bir yaz böylece geçip gidiyor…
bana ellerini getir… uzaklığına bir kamaşma, ani bir son satır getir bu hikayeye, öylece oturalım…
bir isim, bir şehir, bir hayvan, iki de şarkı seçelim çekmecelerimizden, masalar dolusu ihanet içelim, evi sen al, perdeler bende kalsın…
baktığın zamanları toplayıp defter aralarında kurutuyorum, evler, kalemler, nota kağıtları, ıslak bir geceyi kapı eşiğinde unutuyorum, sesinin sıcağına yaslanıyorum sabaha karşı, bölünmüş uykularının huzursuzluğunu savuruyorsun yüzüme, öylece kalıyorum pencerenin perdesiz tarafında…
çocukları getir bana, edilememiş dualarını, şehirleri ve külleri, yazları, kitapları oda oda… bütün sorulara cevap, bütün cevaplara gece olsun evin, sevelim kimsesizliklerimizi…
bana yolculuklarını getir, taşımaya kıyamadığın öykülerini, yakıp yıkmalarını, seyretmelerini getir bana, yüzün gölgelenmesin akşam ıslıklarında…
sevilmek ve susulmak, kime yazıldığı asla gün yüzüne çıkarılamamış bir dipnot gibi öylece dursun duvarlarında…
güldüğün zamanları toplayıp yastık altlarına saklıyorum, fotoğraflar, tutulmalar, ay tozlarını sıvıyorum umursamazlığının çatlaklarına,’sen’ le ben arasında sızlanıyor konuşmalarımız. gündüzler gece, geceler çimen oluyor, öylece uyuyakalıyorum mutsuzluğunda…
sakinleştiğinde gün çoktan geçmiş oluyor, ben oluyorum, masada bir kaç parça düş kırıklığı oluyor, gece bir tekerlemeyi yuvarlıyor, bilmediğim dillere susuyorsun, kedi bir bardak ben daha getiriyor…
reklam tabelalarında yüzün görünmüyor, seni kokundan tanıyorum… sokağın haziranına karışıyorsun, eve dönüğümde perdeleri açık buluyorum, hep söylüyorum, hep aynı şeyi yapıyorsun, bütün sokak anlaşmazlığımızı görüyor… sonra durmadan haziran oluyor, sonra durmadan ıhlamur, çocuklar parkları taşlıyorlar, sen uyukluyorsun, geceleri sen gündüzleri sus oluyorsun, sonra durmadan haziran oluyor, sonra sen bütün bir yazı unutuyorsun…
mevsimleri sevmiyorsun, ışığı ve çocukları, meydanları sevmiyorsun, deniz diyorsun fırtına kopuyor, adımı mırıldanıyorsun kedi evi tepeme yıkıyor… bütün bir yaz böylece geçip gidiyor…
bana ellerini getir… uzaklığına bir kamaşma, ani bir son satır getir bu hikayeye, öylece oturalım…
bir isim, bir şehir, bir hayvan, iki de şarkı seçelim çekmecelerimizden, masalar dolusu ihanet içelim, evi sen al, perdeler bende kalsın…
baktığın zamanları toplayıp defter aralarında kurutuyorum, evler, kalemler, nota kağıtları, ıslak bir geceyi kapı eşiğinde unutuyorum, sesinin sıcağına yaslanıyorum sabaha karşı, bölünmüş uykularının huzursuzluğunu savuruyorsun yüzüme, öylece kalıyorum pencerenin perdesiz tarafında…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)