6 Nisan 2010 Salı

?

yokluğu hiç böyle düşünmemiştim.

aslında yoksulluğu, yoksunluğu düşünmüştüm ama yokluğun bu kadar tarifsiz, şekilsiz, değişken bir şey olabileceğini aklımdan geçirmemiştim.

bir insan ne zaman gider?

bir insan gerçekten,

yolda yürürken, sabah uyandığınızda, pencereden bakarken sokaktan geçen insanları ona benzetmeye başladığınızda gider.

bu kalp ağrısı,bu yokluktur...

size bunu yapan kalbiniz ya da beyniniz değil, vicdanınızdır...

neden daha sık aramadım, neden son gün orda değildim, neden daha çok konuşmadım, neden daha çok söylemedim'lerdir.

size bunu yapan pişmanlığınızdır.

3 yorum:

otto dedi ki...

kalbi kırılınca gider.
kalp esnektir aslında ama onun da bir kırılma noktası var sanırım.

susunca değil, konuştuğu halde gider.
bir insan kendini kaybedince gider.

gittiğini nasıl anlarız?

dönmeyeceğini bildiğimiz zaman.
düşüncesine bile şer konduğu zaman...

sus dedi ki...

bu yazı bende birden çok uyandırdı tam karar veremiyorum ne diyeceğime,
tam bir muamma oldu içim ama evet genelde galiba dediğin doğru otto, düşünceye şer konması meselesi üzerine de düşünüyorum bi süredir ve şer koyduğumuzda birinin düşüncesine o bir karakter sahibi oluyor gibi artık...

çok sevdiğim ve şu an artık hiç konuşamayacağım bir akademik-dost şöyle demişti bi yazısında artık karakterlerin (persona) çağı kapandı: işçi yok, kadın yok artık edebiyatta, sosyolojide.artık görelilikli personalar ve onların oluştukları koşulların sabitliği var. bizde de öyle mi? diye düşünmüşümdür çok zaman... şer koymak artık onu isimlendirmek gibi bir yandan ve isimler dili geçmiş zamanlar gibi sorunların saklandığı yerler gibi benim için...

ve sonra hiç içimden atamadığım ve artık ulaşmam mümkün olmayan, ulaşmak için bir çiçek olmayı öğrenmem gereken mezar başı var bir tane hatta bir tane daha hayatımda...

onların orada buna dönüştüklerini bilmek, pişmanlığımı azaltıyor... acısı hiç geçmiyor ama acısını da öğreniyorsun, tıpkı her canlının bildiği gibi. hayat acılarla dolu ama bir o kadar çok da neşe ile...

o zaman belki, yokluk, yok olmak o kadar kötü veya iyi birşey değil, tıpkı pişmanlık gibi gelip geçmiyor da sanki değip, değiştiriyor ve değiştiğimiz yerlerde bizim sorumluluklarımız belki dokunulmasını istediğimiz yerler başlıyor...o zaman orada olsaydımlar için hayallerim oluyor içimde...ya da beklendiklerim ve beklediklerim...

belki de çok karıştırdım ama okuduğumdan beridir aklımda dönenler...

otto dedi ki...

ben çok şey anladım kendimeden yana.
ama mesleki deformasyondan olsa gerek; ilk olarak "değiş"menin "değ"menin işteş hali olup olmadığını düşündürdün bana sus.

arkadaşından yola çıkarak, personanın çöküşü her türlü sınıflandırmayı da tepetaklak ediyor diye düşündüm. iyi insan, kurnaz insan, samimi duygu, mutlu anlar, komik film, kısanç bakış... sanırım işler sıfatlara gelince daha da karışıyolar, ama sınıflandırmanın metod olarak iyice kaypaklaştığı da daha çok açığa çıkıyor.

artık skalalar var sanırım, birbiriyle paralel, kesişen, her türlü şekilde ve belkide sayısız türde etkileşen işler, oluşlar, ve bu kontrolsüz etkileşimlere bizim yüklediğimiz anlamlar, attığımız tarihler, koyduğumuz noktalar...

o anda adlandıramayız da, geçmişe bakınca çok kolay koyarız ya adını (ya da şerini). sanırım işin di'li geçmiş bir çağrışım yapmasının nedeni bu.

şu ise kendime bile anlatamayacağım bir şey: pişmanlık olası değil. değişim ile farkediyorsak bunları, geçmişe dönülmez. biz şimdi isimsiz anlar yaşıyoruz, değerler dünyamızın filtreleri geçmişe işler ancak...ve bir tek geçmiş bir daha asla yaşanmayacak.

illa hüzün olacaksa bir tarafında diri diri mezara gömdüklerimizin olsun. arafta kalmış hislere gitsin bu şarkı. her taktığımız isimle geçmişe gömülmeyip, bin bir türlü mutasyona uğrayarak günümüze gelenlerin olsun hüzün... bizim olsun.

sonuç lazımsa, yazısı da yorumu da ayrı ayrı bir sürü uzun uzun düşünceye gark ediyo insanı.