9 Ağustos 2011 Salı

artık buraya yazacak hiçbir şeyim olmadığını anladım. hoşçakalın.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

uzun yaz gecesi
kediler uyuyorken
yarım kıta parçaları

savaştan eve dönen
çocuklar gibi
yaslıydık

gitmeye
görmeye
almaya
anlatmaya
gerek yoktu

gittim
gördüm
anlatmadım...



kader sokak/2011
Iyi ki dogmussun Edip Agabey

5 Ağustos 2011 Cuma

anladım... diyor...
gece mi, yıldızlar mı, nem mi üzerimize yapışan?

3 Ağustos 2011 Çarşamba

soğuk diyorduk, üstümüz başımız açıkta. sonra yıl olmuş sokaklarımız tekerlemeler gibi peşimizde, bu yazı, bu yaz, bu ya dersin ya işte öyle geçer gider anlamadıkların.

kimi özlüyordun, kim sokağını ezberlemiş, hayat toplamına yetişemiyorsa eğer bir de camdan düşelim derim ben, belki o zaman gizli gizli sokağında gezinmezsin gece vakitleri, erkek ol demiştin, erkek mi? sadece sokağına gittim, kimse görmedi, rahat ol, sabaha karşıydı!!!

2 Ağustos 2011 Salı

güzel olan neydi... o yaz zamanlarından, artık uzağın olan şehirlerin kalabalığı, ağlamak ya da rakıya düşmek gibi biraz... parklarında kurbağalar, söylemiştim sana, boşuna arıyorsun Edip ağabey i diye...

şimdi güneş, şimdi ramazan düşmüş çocukluğuna, sen olmadık bir masada, olmayacak bir hayalin kimsenin bilmediği yerindesin...

kader sokağı/yaz 2011

27 Temmuz 2011 Çarşamba

yakın

sana dedim ki;
bu bir boşluktur

susmak ve olacak olanların
olmasını beklemek
bir aldanmak isteğidir

şehre kar yağabilir
hatta güneş
hatta şehre
at arabaları
ve
tinerci çocukların
utangaçlığı bile
yağabilir

işte bu;
bir suçluluktur
nerede
ve
ne zaman
işlendiği
unutulmuş bir suçun
sağlamasıdır bu


sana dedim ki;
bu bir düştür

yakınları
uzak
uzakları akılsız birer oyuna çeviren

şehre kar yağabilir
yüzyıl boyunca kıtlık
olabilir
bir bedelin
haraç mezat ödetilmesi
gibidir

ihtilaller ve
satır başları
tarihçelerin
en keskin yerleridir

sana söyledim

unuttuğun her harf
bir insanın
adının
baş harfi olabilir

pek
mümkün durmasa da
birileri
yalnızlıktan
ölebilir





ankara/2011 yaz

17 Temmuz 2011 Pazar

Birsey i kaybettim, rüya ya da boşluk gibi birşey i... Toros poyrazi bir dag gibi ayirirken içimden, birşey i ariyorum.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

adımda bir 'y' olsaydı senin için atardım
ama diğerleri için düşünmeliyim

9 Temmuz 2011 Cumartesi

3 Temmuz 2011 Pazar

nasıl olacaktı bu işler... söylemiştin de... ben sanki ayrı gecedeymişim gibi bulanık, öyle sakinsiz...

yine de yaz işte
bu şehir
parklar
banklar yeni boyalı...

ıhlamur bile kokuyor
vadisi ayrılığımızın

böyle zamanlarda
sen
güney dersin
ben daha bir yeşil


öyleyse
kadeh gibi
bir yerde buluşalım

...


bitmediydi

29 Haziran 2011 Çarşamba

böyle günler de olur
olsun
zaman la
inatla
sıkıntıyla
rahatlıkla
sen le
ben le
gider

gider de
geçmez

olsun

22 Haziran 2011 Çarşamba

geldi...
hoş
geldi...
yoktu aslında
ya da güzeldi

yine
de

benim

di


msd..
kader sokak

8 Haziran 2011 Çarşamba

biz
akşamı vapurda
kaçırıp
yakamıza bir karanfil takamadıysakta
geçen cumartesi
sana kadeh kaldırdık
karaköy de
Edip abi
sonra
rıhtım dan yukarı galata
or' dan tünel


mustafa
...topuzlu karyolamız,kadife masa örtümüz, aynalı konsolumuz bie olacak Müjgan...

6 Haziran 2011 Pazartesi

...

Necati' ye...

kaldırıyor
yazlıklarını bir haziran,
kimsesiz
ıhlamuru ne yapacaksın?


diye
geçiyor içimden...



msd/haziran ikibinonbir
tunalı

1 Haziran 2011 Çarşamba

pazartesi ye sorsalar ben cuma ya gidip dönücem derdi muhtemelen ya da bi sigara versene... böyle bir gün pazartesi işte. umrunda olmazdı kuvvetle muhtemel.

ben pazartesi olsam cuma ya gitmezdim, parsel kavgası yapardım,rant a dökerdim haftayı, can yakardım ya da yakamazdım, sinsice kıskanırdım cuma yı cumartesi ni...

kaymak sevilmez bazen, ne olmuş?

dirseklerim halı yanığı olmuş, dizlerim kanıyor düşün, ben o yağ gibi içkileri ağzımla içebilsem yerde işim ne zaten?

sevmemek bir şey dir evet. tek bir şey. kendi başına, kocaman, bahçesine top kaçsa orda bırakılır bir şey gibidir.

gitmek gibi değil elbet; lakin onun kadar gerçek

avuç içi mayıs kavgası

çiçekleri biliyorsun da
sokak
ayaklarımı sürüdü
ondan haberin var mı?

yaz
ikibinonbir
istanbul

31 Mayıs 2011 Salı

yakın gibi...

rüzgarda tuz
gözler sımsıkı kapalı
bir şehir
bir anlam
ve
bir isim verebilmek için olan bitene

sokakları
bensiz bıraktım diye söylenme



31mayısikibinonbir
asmalımescit

27 Mayıs 2011 Cuma

.

uzak
ıhlamur kokularıyla
bir
yaz geçidi
sokaklar
mayıs kokuyor

4 Mayıs 2011 Çarşamba

o zaman
her şey uzak olur
yazmak
durmak
dnlenmek
ve
nefes almak
hepsi
her şey
tuzak olur

23 Nisan 2011 Cumartesi

yok
başka bir yolu
ucundan
tutunduğun
o
kardeş
merdiveninin




msd/ 2011
ankara

19 Nisan 2011 Salı

bu günü kimse hatırlamayabilir

18 Nisan 2011 Pazartesi

Sosyoloji' deki ilk yılımda tanışmıştık,
Bir gece Kemal Tahir' den,Aşık Mahsuni' den ve ağaçlardan bahsetmişti, sonra bir sigara içmiştik...

güzel adamdı,
huzurla uyusun...

sarı sabah ya da sabah sarısı üzerine söz

bazen hiç konuşmadan durduğu olurdu
bir yerlere sanki yıllardır
durmadan
bıkmadan bakabilirmiş gibi

bir fotoğrafa müzik olsa
'iman gücü'
diye çevirirdi
o
şarkıyı.


selçuk
ankara2010/kader sokak

13 Nisan 2011 Çarşamba

kış, botanik, balkon.

Bu yağmur kara döner, protokol yolundan eve yürürüm akşam… en olmayacak ayakkabımı giymişim parktan yürüsem olmaz, düşer ıslanırım…

Gerginliğimin kusuruna bakma, her sabah bahçeden yürüyorum ama zerre kadar huzur bulmuşluğum yok, ya da odamın duvarı çok incedir, bu yüzden nefes almakta zorlanıyorumdur….
….


Yalnızca karanlıkta salgılanan hormonlar var dedi. Tam da yatacağı yeri göstermek üzereydim… sustum… koca adamsın, sakın karanlıktan korkuyorum deme! dedi… demedim… yatacağı yeri gösterdim.

Salona geçip bir sigara yaktım, televizyonu açtım, uyumak için en verimli kanalı aradım, oldum olası o kadar ilgisizim ki olan bitene bir tek kelimeye bile takılmadan uyuyabiliyorum salonda… kanepe biraz dar ama ben zaten çocukluğumdan beri aydınlıkta uyuduğum için çok büyüyemedim… kim tahmin edebilirdi ki işime yarayacağını?

İnsanın kendisinden tedirgin olması ne garip.

Şimdi gidiyorum ama döneceğim dedi… sessiz kalmayı tercih ettim. ne camdan gidişini izledim ne de derin bir sessizliğe büründüm. Banyoya gidip yüzümü yıkadım,geceden kalan yemeklerden atıştırdım,kış günü balkonu yıkadım… Sonra Aslı geldi…Çok yorgunum biraz kestiricem ses yapma olur mu dedi… tamam dedim… zaten günlerdir susuyorum, bugün de susarım dedim içimden, gitti… uyudu…

Mutfağa yürüyüp bir sigara yaktım, çok yorgunum ses yapma olur mu dedim… kedi arkasını dönüp salona yürüdü…

4 Nisan 2011 Pazartesi

ben
ara sıra seni düşünürüm.
günü başka bir güne bağlamak gibi
ya da
sevmediğin bir adamın yolda
önümden geçmesi...

ben
ara sıra seni düşünürüm.

bahar böyle yağar işte.


msd/ nisan
ankara

7 Mart 2011 Pazartesi

hiç yoktan kış geldi yine, sanki anahtarlarını unutmuş gibi, sen yeni uzanmaya yeltenmişken hem de...

16 Şubat 2011 Çarşamba

bütün bu deliliği bir kadeh rakı yüzünden de yapmış olabilirdim, biliyorsun...

14 Şubat 2011 Pazartesi

Babanneme anlatacağım bir hikayem vardı, bütün bu yolu tek bir hikaye için gelmiş olmak, sıcağına, iticiliğine, zamanına bu kadar bağlanmak nasıl bir şeydi, bir yol bir hikaye için uygun bir yer olabilir miydi? cevabı bilmiyorum... hala...


zor gecelerin sabahında istemeden de olsa bileklerine bakan o kız çocuğu, ayna ile bir bağ kurabilmiş olmanın hafifliğiyle geceyi ve şehri bir kaç adım geride bıraktığını sanıyordu...

12 Şubat 2011 Cumartesi

mektup gibi

konuşmak aslında bir şeyin çözümü değil,
gerçi aradığımız şey çözüm mü gerçekten,
ya da aranacak bir şey kaldı mı?
sabaha karşı sigara dumanı dışarı çıkabilsin diye pencere aralığından soğuk sızması gibi bir şey,
uyanıp uyanıp dolanmak gibi,
neden yazıldığı asla bilinmeyecek yazılar... vesaire...

sokağa gelip uzunca durman gibi,
çalıştığın yeri ve seni saatlerce uzaktan izlemem gibi,
insan böyle bir şey,
sebebi ve anlamı yok aslında
sadece hayat var,
artık içi nasıl dolacaksa öyle, yaşayan, bizden ayrı, bağımsız, bağsız bir şey var...

bazı sabahlar
sanki daha önce hiç sabah görmemişim gibi hayretli, ilk, tuhaf, tanımsız bir duyguyla uyanıyorum,
sırtımdaki ağrılarımdan muzdarip, kendimi suyun altına bırakıyorum,
üzerimden akıp giden su,
bir şeyleri temizlesin diye değil,
belki bir uyanışın en sert biçimi olduğu için bu kadar ıslak.

işte böyle günlerde ben daha önce sanki hiç yaşamamışım gibi hissediyorum.

yaşamak bazen ne anlatıldığı kadar tanrısal ne de uğruna dünyaları göze alabilecek kadar
önemli, sadece nefes almak, sadece uyanmak, sadece yemek yemek, sadece yürümek bile olabilir.
inan bana;
bütün bu çile bu kadar anlamsız bir kaç tesadüften ibaret olabilir.

sabahları yazdım, sen uyurken, kapı aralığından seni gözleyip yazdığım zamanlarım da oldu,
şimdi bir düzlük,
bir sokaktan kaçmak çabası var sabahlarda,
her şeyi, yani bugünün ve son günlerin getirdiği şeylerin tamamından
iyi ya da kötü seni sorumlu tutmak doğru değil,
ne bütün günümü seninle geçiriyorum ne de ölüyorum,
sadece gün işte,
hepsinden biraz olan,
gündemi ve güncesi olan, öncelikleri, bahaneleri, kaçışları, mecburiyetleri, güzellikleri, bıkkınlıkları, sessizlikleri, curcunası,
ölü taklidi yapan ağaçları,
kahveleri, sigaraları,
arkadaşları, yoksullukları ve bollukları olan bir gün, hepsi bu...

sana anlatmak...

nasıl yapılır hiç bilmedim.
çok hevesli mi değildim, yoksa o itici, yazdıran şey 'biz' iken yok muydu?
bilemiyorum. sanırım yoktu.
bu sana kötü, eksik, tuhaf gelebiliyordu...
bilmediğin;
yazmanın bir lanet olduğunu, yalnızca ve en iyi hep bitkin, mutsuz, olaylı zamanlarda yazılabildiğini düşündüğümdü...
ya da benim için öyle olduğunu...

gitmediğim yerlere bir işaret koy haritada,
şehir fotoğraflarıyla başla,
sana şehirleri fotoğraflayanlarla ilgili anlattıklarımı hatırla,
neden kentlerde yaşadığımızı, sevdiğim şarkıların içinde neden arabesk olmadığını söylediğimi hatırla,
'köylüleri neden öldürmemiz gerektiğini'...
ben de bana renkleri tekrar öğretişini,
ressamları yeniden sordurmanı,
bir kitabın ilk sayfasının kıymetini anlatmanı anımsayayım,
bunlar bizim hazinemiz olsun.
varsın duvarlarımız boyu fotoğraflarımız olmasın, ben zaten hiç beceremedim kameraya bakmayı...




giderek huysuzlaşan,
varlığıyla kavgalı,
sessizliğiyle eşdeğer bir kaç sabah daha,
benim günüm değil, peki bunca söze ne gerek var, bu sesler, içine karanfil bulaşmış bunca serinlik,
yeşille beyazı asla bir araya getirmeyişin neden?


cevabı yok,
belki de asla olmayacak.

telefondaki sesin... zamanla silinecek,
şubat bir kaç çizgi koyacak belki yüzüne, fazladan, benim bilmediğim, ya da artık bilmemeyi seçtiğim.
işte bir ayrılığın en acı tarafıdır
ayrı çizgilerimizin olması,
aynada bir sabah ansızın farketmek...

ayrılıkların ne şiirsel bir tarafı olabilir,
ne de dert anlatmaya niyetleri...
onlar;
kendilerinden bıkkın, bir ağrının yer değiştirmesi, bir umut, tarafına göre çelimsiz, bazen ve genellikle kanayan,
zamanla iyileşmese de zamanla dönüşen şeylerdir...

operayı sevmiyorum demiştin...
o kadar uzunlar ki çünkü, hikayeyi unutuyorsundur belki de demiştim sana...
işte tam da böyle,
o kadar uzun olur ki bazen, hikayeyi unutursun, zaman bu yüzden dost değildir,
sadece acıları büyütür.

sabaha karşı trole çıkan balıkçılar gibi, ağından ne çıkacaksa gün onu getirecek bir yazgı,
saatlerin hep bir sonra' ya işlemesi,
ne yazdığını okumadan karalamak gibi...

bütün bunların toplamı hayat yapıyor belki de...

biraz kısmet, biraz sorumluluk, çokça gün... hepsi bu...

haklısın;
sen gördüğüm en iyi öğrencisisin hayatın...
ben olamadım. bu saatten sonra da niyetim yok, öğrendiklerimi unutmakla geçecek uzunca zamanlarım.




....
bu şehrin kimsenin aklına gelmeyecek yerlerinde kalacaksın,
ben mutlaka buradan gideceğim,
o yunan meyhanesinin bahçesinde, hani duvarlarında cansever şiirleri asılı olan,
sokağın gizli oturağında, bahçe desek daha iyi aslında,
seğmenler in parkında,
illa ki olmadık bir kış sabahında,
gece başka bir şehirde, başka bir evin dönüş yolunda,
oturan kimseyi tanımadığın bir rakı masasında,
çok çiçekli bir kafe verandasında,
kader sokağın 46ncı numarasında,
öyle deme, belki edebiyat tarihçileri bizi de yazar...


işte bu yüzden;
sen yazmadığıma aldırma,
o şimdiki zamanlarımın işi...
iyi kal ve mutlu...

işte bu yüzden sen, böyle güzel kal, çizgilerimiz ayrı ayrı yaşlansınlar yüzlerimizde...


selçuk.

16ocakikibinonbir.
kader sokak
ankara

9 Şubat 2011 Çarşamba

'sokak başı meyhane
sen düşürdün beni bu derde...'

bu şehire daha güzel şarkılar da yazılabilirdi esasen,
hem de başka bir yerlerin şarkılarını söylerken ben dönüş yolunda.

ne kadar yabancısı kalabilirsin?
ne kadar yok sayabilirsin?
kaç sefer daha yalan ihbarları uykularını bölmeli sabah saatlerinde?

bir ele tutunmakla atlatılabilir mi bu evsizlik hissi?
ya da sen bütün limanları yakmışken denizsiz bir ülkenin,
bir deniz değil,
ancak bir rutubet
tadıdır elinin içinde hissettiğin...



devam mı?
devamı haftaya...

1 Şubat 2011 Salı

olmaz mı?

neyi bekliyordun?

bu yol bir yere çıkacak diye mi düşünüyordun? çıkmayacak... otur, sana bir şeyler anlatayım, sözümü kes, yüzüne bakayım, aşk şehri ateşe versin, bir tek imdat düğmeleri ve haber kuleleri ayakta kalsın, doğal afet, insanlık suçu, bireysel soykırım,cinnet ve adından korktuğun ne kadar mesele varsa hepsi bu gece gerçekleşsin. sen oturur rakı içersin ben bir sigara... olmaz mı?

olmaz mı?

olmasın... seğmenler e gideriz, bir ladin buluruz, bir köpeği kovalarız belki, bir kavga çıkarırız, sert bir şarkı çalar, since yesterday mesela, ya da orhan baba!

fark eder mi belaya bulaştığında?

sen oturur rakı içersin, ben bir sigara.... olmaz mı?



msd/ kader sokak

31 Ocak 2011 Pazartesi

http://bakbinediyeceimsanaamaevat.blogspot.com/

şehrinde kalmıyorlar diye
bütün trenlere
küsmek gibi...


nazlıhan hanecioğlu

18 Ocak 2011 Salı

16 Ocak 2011 Pazar

dağınık,

gecenin yarısı, saman kağıtları, koparılmış sayfalar, kalem, kağıt para, kaktüs çiçeği...
desenlerden konuşmuştuk, nasıl gördüğümüzden.. yok saymak olabilir mi diye sormuştun, saymak belki ama yokluk başka bir şey demiştim...

bu kadar çok şeyi ne zaman, hangi aralıkta söylemişim?

kendisi ile konuşmaktan korkan çocuklar gibi...

belki ama korku kesinlikle başka bir şey...

başka birinin hikayesinde duvar fotoğrafları gibi asılı kalmak şehire, tepeden en sona kadar ıslanmak, kış gelmişte görmemiş olabilir misin? belki...

çok sigara, kahve... bu bardakları da atmalıyım, sonra evin köşesi bucağı, her yerini söküp parkeleri kazımalıyım, öyle ki;
hayat bulsun mevsim bir şekilde...

içinden kediler geçen bir şeyler yaz bana, kısa kısa, okuması zor olmasın. sonra bir yerlerine bırakacak bir şeylerimiz hep olacaktır zaten giderken şehirden... öyle boşluk işte... kış parkları gibi...

sana ne getireyim?

beni de götür... kumları ben toplarım...

benim sahnem miydi, bir filmden mi çalmıştım? gece yarısı bu uğultu, müziğe karışmasaydı eğer, kim tutacaktı sert şarkıların reçetesini?

orta çağımdan kalan bütün giysilerimi dağıttım, şehir beni giyiniyordur bundan böyle bir bakıma.

duvarlarda olmayan fotoğraflar gibi... kötü çalınmış bir şarkı gibi, değeri kendinden hafif, çalınsın diye söylenmiş bir şarkı gibi, varken yok gibi.

söylemediklerin
kime nasıl anlatılacaksa eğer
görülmemiş günlerin var demektir
ufukta kaybolmuş şehir
uzak bir ihtimalin yansımasıdır aslında
gidilmeyen ne kadar şehir varsa çantanda
orası senindir, senin yokluğun
yokluğa yaslanmaksa

tanımadığın her yüz
kendine yazılmış bir
acı olur

sokak
sinirle ağlayarak yürüdüğün
bu
bıkkınlıktır
ne de olsa
gün gelir
ilacın olur
anlatılanlar
unutamadığın her şey
bir gün
gelir
eninde
sonunda
.
..
...
ziyan olur



msd/kader sokak2011
hatıralar: 1
şehir : 0


...çünkü eski dostlar iyidir...
iki gece müzik, hatıralar... konuşmak güzel..


nasıldı?...

'hiç şarkı yazamadım, Bodrum gecesi yüzünden'...


msd

13 Ocak 2011 Perşembe

çok canım sıkılıyor
kuş vuralım istersen...

12 Ocak 2011 Çarşamba

şehir biter...

Buraya birşeyler yazmak gerek. Otobüsler bir hareketi anlatıyorlar, insanlar kaygısız. Yakında gelecek olan kışı unutmuş sanki Ankara...

Böyle günlerde dışarda olmalı, parkları değilse de terasları bir bahar, bir kentin sonunu görmek boşluğudur bozkır.

Coğrafyasıyla kavgalı kaç insan tanıyorsan yolu bozkıra düşmüştür. Düşmek; ras(t)lamanın bir yan ürünüdür.

Daha fazla ilerlemesin diye uhuyla tutturulan ayrılıklar, ortada görünmemenin imkansız olduğu bir kalabalık buhranıdır Ankara....



msd/ocak2011

8 Ocak 2011 Cumartesi

aramızda ben varım

Ağzım kanıyor, böylesini beklemiyordum! Sonrası sözün durgun yankısı,ağzımda kanayan… Başka bir yataktayım, benim, dinlemiyorum hikayemi. Cami önünde tipiye tutuluyor aşk, ben o sırada duvara işiyorum…

Köpek gibi içiyorum, boğazım yanıyor. Kendimi bulamıyorum gecenin yarısı, eski sevgilime derdimi anlatamıyorum, telefonu yüzüme kapatıyor!Eskiden de hiç cesur değildi zaten.

-çok yalancısın!

-…ne olmuş biraz olmayana öykündüysem! İki bardağın da promili aynı değil mi?... Şimdi sen aynı şeyi içip,cbenden daha dürüst olduğunu mu söylüyorsun? Sen çık ben kalıp biraz daha konuşacağım…


Aramızda Ben Varım Hikayesi….


Benden nefret ettiğini söyledi. Benden nefret ediyor oluşunun üzerimde bir etki bırakmasını bekledi. ’ben de..’ dedim… ’ben de kendimden nefret ediyorum’… biraz papatyaya vodka doğradım, içtim… Bardak halının üzerinde, bayağı bayağı içtim yani, radyoda bi’ şeyler de çaldı ama dinlemedim…

Ben ayıldığımda o sarhoştu,sonra ben yine sarhoş… ’Seni terk ediyorum’ dedim, umursamadı… Dönüp dolaşıp ona döneceğimi biliyor.. ’Kendine gel..’diyor, kendine gelinen evde yok ki! ’Ben bi arkadaşa bakıp çıkacaktım, sen kendi ellerinle yumuldun yüzüme’..dedim,güldü…Uyandım…


Ekseni Bozuk ( Ya da Seni Kendime Sakladım ) Meselesi…


Hoşça kal diyor… Neye ve kime göre? Kendime göre olsa, üstümü değiştirmeye üşenip evde denediğim gömleklere benzeyecek, üstüme oturmayan… Geri götürülmeye de üşenilecek, yazık olacak… Ona neden sorular sormadığımı anlamayacak, bir kalıba, bir anlama, bir ünleme, bir yalnızlığa, bir can sıkıntısına, bir şeylere yoracak, benim üzerimden kendi kadınlığına politika yaparken beni unutacak. Ben çoktan huysuzlanmaya başlamış olacağım, gözüm paydos saatinde…


Mektupların Bende Kalmış… Anahtarlar Hala Sende mi?


İyice sarhoş olduğumda sana tekrar göz koyacağım. hangi deniz kendi iskelesini umursar? hangi çocuğun bisikleti mağazadakinden daha güzeldir, hangi tokluk açlık kadar şiddetli olur? Bütün bu soruların tek cevabı olacaksın,içeceğim… Köpek gibi ısıracağım kendimi, hep o vitrindeki bisiklet olacaksın, hep benimkinden güzel, hep başkasının… Hal bu ki; ben bu zamanın bütün taşıtlarına bizzat binmişimdir.

Sıradanlığını görmezden geleceğim. Sırf güzel bir hikayem olsun, yaz sarhoş etsin, yalandan bir sızım olsun diye büyüttükçe büyüteceğim seni, sonra yazın şeklimi değiştireceğim, anlatım bozukluğuma örnek teşkil edemeyeceksin.


Bana Bir Sır Ver Çok korkuyorum….


Yalan söylüyor oluşumla doğru bir yalakalığın arasını yalamaya çalışıyorsun, rengin hep gri! İçtikçe içiyorsun, senin derdin yaşadığın ama…(hep başa dönen anlamsız bir şarkı…) ya yazıp, inanmaya çalıştığın hikayenle! boşuna bana hesap ödetmeye çalışma, ben bu fondipleri sen istiyorsun diye yaptım! Yani eksik aşk maceran, etik, ahlak, düzen, şefkat, onur, utanç adına ki bunu bile kabulden korkarak… kaçıp duruyorsun ama yanıp tutuşuyorsun ihanet için… için için aldatıyorsun her şeyi ve herkesi, sonra da bana yalancı diyorsun.. benim ne bok olduğumu herkes biliyor, kendim bile!

İşim bitti, tüpü de açık unutmuşum, ufak bir kundaklama işim var evde, bekleyemeyeceğim yani seni. Ama sen uğramak istersen egolarını, ihanetlerini, yalanlarını ve şat bardaklarını da getirmeyi unutma, rulet oynarız… Ben sana korkak derim,sen bana piç kurusu! En çok dayanan kurşunu ısırır, ya da seviştiğimizi farz ederiz…tırnaklarımın sırtını çizdiğini unutuyorsun!

Sen bir ağaçsın, cinsini değilse bile kokusunu bildiğim,’orman’ inancın beş paraya düşmüş gözünde… bir düşün şimdi; orada kök tutabileceğine emin misin?


Cuma’dayım Dönebilirim... belki...


Bütün bu olanlar aslında tek bir mektubun sonuna sığdırılabilir. Kanatamıyor ki yaşanılanlar hiçbir günceyi. Ben toz toprak bir sinir krizini boğazlıyorum bu gece, yaşadıklarım yaşayacaklarıma çelme takıyor, bileklerimdeki kesik izlerimi gösteriyorum flu bir mutluluğa ki; varolan ne varsa adını benim koyduğum konusunda hemfikiriz.

Büyütesim geliyor seni, hiç yoktan aşık olasım hiç umurunda olmadan, sırf laf olsun diye dokunaklı intihar mektupları yazasım… sonuna kadar rezil, sonuna kadar riyakar olasım geliyor. Kapıya bakıyorum, gelen giden yok…

Kapına mektuplar bırakıp gizliden kapıyı açışını izlemek istiyorum. Zarfın içine mektup yerine gece koyduğumu unutuyorum, Nerde hata yaptım diyorum, matematik değil miydi yoksa? ben mi yanlış anladım?

Sana kocaman laflar edesim geliyor, okuduğum bütün kitapları anlatmak, sustukça susmak geliyor. Seni yalan yapasım, aklıma takasım geliyor, böyle garip, anlamsız, gereksiz bir hikayede tırnaklarımı saçlarına sokasım geliyor. Bana yumruk atmanı diliyorum, sert bir cisimle yaralanmak istiyorum senin tarafından, faili sen bir mutsuzluk istiyorum senden, sırf rakı kafayı bulsun diye…


Gündüz Gelme… Evde Ben Varım…


Yüzüne baktım, gerçek olmayan bir şey var yüzünde, zoraki bir sabah gülümsemesi, ’yani ne gerek vardı canım,bi daha böyle içmicem’’ in bıkkınlığını yakaladım, utanmadım ama fotoğrafa da hiç yakışmadım. Uyudum,geçti. Uyandığımda aynı adamdım. Aslında ben ne zaman linç etmek için uyansam bir önceki gecemin düşlerini ,önce saçlarımı tararım! Gençliğimden saklanmış bir acı gerçek, bir dip_not ararım, birileri bir şeyler bırakmış, yanımdan gitmek zorunda kaldığı için üzülmüş gibi hissetmek isterim. Odamın içi el değmemiş bir olay mahali, suçlulardan biri ben, diğer taraf kapı-duvar… gelen giden üstünü giyinip çıkıyor.

Seni odada rehin tutmak, yatağa bağlamak, bağırmaman için tehdit etmek gibi sapıkça fikirler de geçiyor aklımdan ama ‘yok artık!’diyorum! Yine de sert bir cisimle yaralanmak istiyorum senin tarafından!

Bir hikaye istiyorum, sadece beni ilgilendiren. Sana düşkünlüğümse filmlerdeki kadınlara en çok senin benzemenden… Seni kıskanmak, sesin yüzünden saçma sapan dağılmak, burnumun ucunu alkole batırmak istiyorum. Köpek dişlerimi bileyip kendime saldırmakta istiyorum… Bir gece yarısı kendimi arayıp derin derin solumak bile istiyorum çoğu zaman…

Senin dilini çözemiyorum çünkü sen Marvel’lisin. Ben doğma büyüme buralı ama aslen fransız’ım dünyaya… Karşında kendim gibi tek bir cümle kuramamış olmak sinirlerimi bozuyor, tenin aklımı karıştırıyor, beni bir anda o en aptal, en ergen halime dönüştürüyorsun, çünkü gözlerin Moğol, ellerin kadın kokuyor. İçip içip neden böyle davrandığından bahsediyorsun, hem de gözümün içine baka baka ve davranılanın ben olduğuma aldırmadan. Yazılan ve söylenen her şeyin bozuk bir silahın sarpacığı gibi sallanmakta olduğunu sen de biliyorsun hatta sarpacıkların saat aparatları olduklarını da ama sormaya bile tenezzül etmiyorsun. Biliyorum; biz oyun arkadaşıyız…

Yazacak çok şey var, maalesef yazılamayacakta. edebiyat kaygılarımız, zarflamaya üşendiğimiz yalanlarımız, diktirmeye kıyamadığımız bilek kesiklerimiz de var ama biraz daha derin kesiklere meyil etmek cesaret istiyor… İkimiz de çok nariniz, hiçbir şeyi hak etmiyoruz! Yine de güzel oluyor, sabahı kötüyse de, alkolü ve gecesi güzel oluyor. Yine geleceğim, o açıklanamaz kokuna ve yüzüne tekrar yakın olabilmek için…


msd/ankara...kış

Aramızdaki Şey.

' sanki bu şehrin başına bir felaket gelmişti. Sanki herkes apar topar göçmeye hazırlanmış, o telaş içinde fazla yük olmasın diye başkalarının gözünde hiçbir değer taşımayan, yalnızca kendi geçmişini diri tutan ufak tefeğini alelacele elden çıkarmıştı. '



Tomris UYAR
(Aramızdaki Şey. )
'aramızdaki şey.'


ne güzel hediye, hem de kış ortasında...

4 Ocak 2011 Salı

Birgün Sabah Sabah

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni:
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç'ten.
Vapur düdükleri ötmededir.
Etraf alacakaranlık,
Köprü açıktır henüz.
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam...

Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber.

Şarkılar söylemişim pencereden,
Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
Biletim üçüncü mevki,
Fakirlik hali.
Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
Sana Sapanca'dan bir sepet elma almışım...

Ver elini Haydarpaşa demişiz,
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
Hava hafiften soğuk,
Deniz katran ve balık kokulu
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu...

Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
-Kim o ? dersin uykulu sesinle içerden.
Saçların dağınıktır, mahmursundur.
Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim,
Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni,
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç'ten.
Fabrika düdükleri ötmededir


Turgut UYAR

3 Ocak 2011 Pazartesi

medem ki
çizgilerimizi sayıyoruz
görmediklerine laf etmeyeceğim


msd