30 Aralık 2010 Perşembe

bu yıla sen i bırakıyorum en çok, ne aldıysam hepsini, sen i, senden lerimi, sana larımı, benden lerimi... hepsini.

bu aralık, gitsin de bir daha gelmesin diye, yastık arasına sıkışmış tokalarını bile kaldırdım kışa...

29 Aralık 2010 Çarşamba

temenni

Bir 'merhaba' yı kaça bölebilirim, güneşte bir eğiklik olabilir mi yoksa bütün söylediklerim gerçekten benden çalınanların umutsuz neticeleri mi?

bunları hiç anlatmadım sana. Anlattıklarımı unutma, kitaplara düştüğüm dip notlar gibi, sonucu kesinleşmemiş cümleler gibi, yaşayıp göreceğiz işte... hiç kimse yi sevmek gibi çırpınırken hayat, sert bir gitar solosu çalıyor müzikte, öylece sürükleniyorum yazdıklarının düzlüğünde...

Bak hala kendimden bahsediyorum, hala olmayanlardan, ne çok umutlu cümle kurulabilirdi oysa olmuş' larının arkasından...

Kedileri sev, çünkü kimsesiz onlar... Böyle mi yazmıştım sana bir zaman?

Mavi gömlekler gibi, gökyüzüyle bir bağ bir tanıklık kurmak gibi, hikayelerini okumak, içinde kendimden cümleler aramak gibi, sana yorduğum her şey için ayrı yazılacak bir şeyler hep olacaktır bu defterlerde. Sen bu yüzden kedi leri sev...

Kimseyi hakkıyla sevememiş, sevmemiş bir adamı yazmak, yılın muhasebesini tutmak gibi, doktor arkadaşların masalarında ne çok sıkıldığımı, her yazının başlığını kendisinin seçtiğini de anlatmışstım sana, ya anlatmadıklarım(n)?

Bütün bunlar sır kalsın, uykular bölünmesin diye biraz da...

Şimdi sen yeni bir yıla başla, yazdığım gibi; sözel sana göre değil, belki bir gün bir davama bakarsın, iki tarafı da ben olan.

Ya da bakışıp geçeriz birbirimizi akşam üzeri, günü geçen saatler gibi...

Dedim ya; uykular bölünmesin diye biraz da...

Hoşçakal... Ya da güle güle...


mustafa/ ankara...ikibinonkışı
şeytanım söyledi, yapmadım...

27 Aralık 2010 Pazartesi

şarkılar seni söyler

Yılanlı ve ırmaklı rüyalardan uyandım, mutfak savaş alanı…bir hikayenin gelişme mekanı olabilmek için çok dar, yüzünü unutturabilmek içinse geniş, yüzümüz seyyar birer hayat çizelgesi kış saatlerinde… denizsiz bir kentte taze balık yüzsüzlüğüne vuruyoruz sessizliğimizi.

Baygınlık geçirir gibi dalıyorum uykularıma, soluklarım düzensiz, ışıklar açık kalmalıydı… Hala aynıyım desem yeridir çünkü…

Kar bekliyorsun yağmıyor, otobüsler kalabalık, dumanını sevmiyorsun kentin, aklın yol seyirlerinde… Bir mutsuzluğu gülüşüne ilikliyorsun, ben bile bırakıyorum gece yarısı yazmalarını ‘'gülmelerin’’ üzerine… kim olduğunla değil ne olduğunla inatlaşıyorsun, olabildiklerinin toplamı bir emanet yapabilsin istiyorsun, dip sularında kayboluyor kabul günlerinin sıcaklığı…Yeni ‘dil’imle bir hikaye yazıyorum sana, kediyle sen ıslanıyorsunuz… Seni bir kedi yüzünden terk ediyorum sevgilim…


Daha Mutlu Olamam,

Şehrimizin arabeskini gezdiriyorum konuklarımıza…

-Her bütçeye uygun ihanetlerimiz vardır. Vize işlemlerinizle arkadaşlar ilgilenecekler!

…Elime geçen her türlü yorgunluğu nakite çeviriyorum, gayr ı meşrusu elime yüzüme bulaşıyor. Eve sürekli iş getiriyorsun biraz daha ‘sen’in derdindeyken ben… Seni salataya zeytin koyduğun için terk ediyorum sevgilim…



...

‘İnanmamıştın aşkın
bir elbise hırsızı olduğuna
ama köşesinde
kedinin uyuduğu bir yatakta
çırılçıplak bırakmıştı
her ikimizi de.’

Sunay Akın(Elbise Hırsızı)




Bu Hikayeyi Seninle Boğacağım…(içi dışı,altı üstü,önü arkası..)


Kendimden bir miktar ‘sen’çalıp aşka kaptırıyorum kumar masasında… Anlattığın öyküleri çocuklara anlatıyorum kaynağını gizli tutarak sonra. Gecenin bitişinde en çok konuşan ben oluyorum, bir tedirginlik nöbetidir geçip gidiyor tutulmalarım… Sana gezegenleri yazıyorum ve anlamsızlığını uçulamayacağına inanmanın… Gülüyorsun… Seni ‘serim’lerin yüzünden terk ediyorum sevgilim…



...


‘sonra boşuna çizdim karanlığa resmini
boşuna…ezberleyip hasreti…
oysa nasıl istersen öyle gebertebilirdin beni
nasıl istersen…
artık sulara k(atalım) aşkların yetim rengini!

Yılmaz Odabaşı(Aşkların Yetim Rengi..)



…Sonra boşuna sordum arkadaşlarına yerini…

Çok ertelenmiş bir hoş geldin partisi hikayemiz, konuklar sıkkın, yerlerini beğenmemiş yalnızlıklar, her türlü paylaşımdan karsız ayrılmışız, tutmuyor ayın sonunu ‘aşk’laşmalar… Başladığımız her cümle anlatım bozukluğuna dönüyor, bütün saatler gece olduğunda son vapuru kaçırıyor. Bana yazdıklarını çatı katımda unutuyorum, yeni mektuplar beni tanımıyor. Anlatılan her öykü yeni sesleşmeleri işaret ediyor, seni soğuk alınganlığım yüzünden terk ediyorum sevgilim…



...


Eklemlerim ağrıyor, romatizmama hoş geldin…


Kek yapmayı yeni öğrenmiş bir aşçı çırağıyım düş pastanenin kirli mutfağında.. krem şantiyi oldum olası sevmem! En iyisi biz kurabiye kenarı kıtlamakla başlayalım ayrılığımıza… Ya da kediye söyle bi büyük kapsın bakkaldan… Canımın yarın işe gitmek istememesi ihtimalini göz önünde bulundurarak bir ‘gün planlaması’ yapıyorum saman kağıdından, komodinin üstündeki fotoğrafının arkasına da bir not düşüyorum en sevdiğin kalemimle; aşk, bir sözlük tanımlaması değildir benim lugatımda … Seni ‘düğüm’lerin yüzünden terk ediyorum sevgilim!



...


‘…kimse aşkı bağışlamamalı…’

Küçük İskender(tarot)

…hiç bir yaşanmışlık pazarlık konusu sayılmazdı o kıyılarda ve şarap içmek mecburi bir başkalaşma biçimiydi ilk buluşmaların… Biz sesimiz ve toplamımızın adrenalin potansiyeli oranında kendimizdik. Aklımızdan geçenler bir eylemleşmeye sebep değildi, çocuktuk… her parkta bir oturak sahiplenirdik ve mahallenin gündemi ezici üstünlükle şampiyon olurdu her çift kale toprak saha kalkışmasında… Pencerelerde kar, kıyılarımızda mayınlar olurdu her aşka yeltenmemizde, korkaktık… Seni ‘sebep’lerin yüzünden terk ediyorum sevgilim…



...

…bu çocuğa senin adını veriyorum çünkü seni seviyorum, evet…


…Şu listeyi değiştiremez miyiz? hep aynı sevgiliyi bıçaklıyor melodileri…Ya da evlerinize gidin artık, size eskiden beri kanım ısınmıyor. Arka oda kilitli, eski sevgilimi gömdüm parkelerin arasına! Spatulayla yontulmuş bir gün ortasıyım ceza sahalarınızda belki de yüzüm bu yüzden bu kadar tanıdık.

Yüzüne botoks mu yaptırdın sen!?... Seni kesinlikle hormonlarım yüzünden terk ediyorum sevgilim…



msd/ankara

24 Aralık 2010 Cuma

anahtar kelime: yüz...

vazgeçmek bir bilinç kamaşması olabilir ancak, susmakla şehir kalabalığa denkgelemiyor ki her zaman... yüzünü düşün, sonra oyunlarını gününün, ışık daha eğik gelmeli belki de nefesine, yaslanıp uyuklamak zamanı anlamak değildir ki çoğu zaman... kendi başına ağlayabilecek kadar büyümüş bir kız çocuğudur bu şehirde hatıralarım, yalnız uyumamak için sevi(şi)lebilecek kadar çirkinleşmiş bir kadın!
söz vermek bir garanti beklentisi olabilir ancak, ağlamakla yaşlanmak aşk'a denkgelemeyebilir her zaman... ellerini düşün, yüzüne yasladığın, kalbine hiç dokunamayan ellerini, sonra yaktıklarını düşün her acıdığında kalbinin, o kalbine hiç dokunamayan ellerinle... uyumadan uyanabilecek kadar karışmış bir beklemektir bu şehirde alınganlığım, kaçıp gitmek için pusulanabilecek kadar yalancı, ektiğini biçemeyecek kadar korkak...
en iyisi milli takımda oynamak belkide necati, kediler liginde kralı sobelemek, yaz başlarında kış köşelerine sızmak tek liğini... yönü sapmış bir buluta dönmek belki de yüzünü, çıkartıp atmak kalbindeki civayı, koyacak kabın olmadığını bile bile(darası kendinden ağır)... en iyisi kalabalığa sövmek belki de necati, fazla uzağa kaçamayacağını bile bile...

msd

22 Aralık 2010 Çarşamba

19 Aralık 2010 Pazar

sarı sabah ya da sabah sarısı üzerine söz

bazen hiç konuşmadan durduğu olurdu
bir yerlere sanki yıllardır
durmadan
bıkmadan bakabilirmiş gibi

bir fotoğrafa müzik olsa
'iman gücü'
diye çevirirdi
o
şarkıyı.


selçuk
ankara2010/kader sokak

18 Aralık 2010 Cumartesi

aralık

bu yazı bir özür de içerebilirdi, kış ağır geçmiyorsa da birileri soğuğu paraya çevirebilirdi.

sokak isimlerini ezberlediğimi anladığında o sokak başıma yıkılsın diye geçirmişsin içinden, açık unutulan bir dilek kapısı gibi bütün soğuğunu üzerime sürüverdi işte Aralık...

ah benim şekilsiz mevsimlerim, geç kalmışlığım her buluşmaya, özensiz seslerim, bozulmuş kendi lerim, hepinizi öpesim geliyor böyle hasta haftasonlarında.

ağzımın içinde acı bir tat, kimseye anlatılmayacak sırlarım var gibi yapasım geliyor, dargın mıyız yoksa?

baharı bekleyen bir kaç kumrunun ne suçu olabilirdi ki? dargın mıydık yoksa?



msd/ankara
I gave me away
I could have knocked off the evening
But I lonelily loomed her into my bone
You let me down
There's no use deceiving
Neither of us want to be alone
....

15 Aralık 2010 Çarşamba

kedi nin uykusu

Çok kalabalık yazıyorsun dedi...

Anlaşılmak için değil, anlatmak için yazıyorsun çünkü.
Yazmak için yazıyorum dedim. Anlatmak hatiplerin, anlaşılmak peygamberlerin işiydi...
Sesi çatallaşmıştı, sakalları uzamış, saçları karışmış... Yüzü yorulmuş, parmak uçları bana dönmüştü, duvarda asılı duran resmi şiir gibi bilirdi, ezberinden okurdu bazı zamanlar... Kar yağınca susardık, şehirle hasımdık, insanlarla sırnaşık, evlere yabancıydık. İkinci kıştan sonrasını saymadık. Terk edişlerimizi saymadık, geri dönüşlerimizi, eşikleri, insanları saymadık... Ben yazmak için yazıyordum çünkü...

O resimleri ezberliyordu. Kışı sevmiyordum, kediler kayboluyorlardı, onca kedi nerede saklanıyordu, anlamıyorduk. Susmak iyi bir fikir olabilirdi, konuşmakta... Yürümek, koşmak, bulmacalar... Hepsi anlaşılabilirdi... Bir tek yoksulluğu anlayamıyorduk, ne tuhaf bir şeydi mahrum olmak, yok olması, olmaması...

Saymayı bıraktığımız kıştan iki bahar sonra kitaplarımı yaktım, ardından fotoğrafları, yaz boyu başka raflarda tozlandım... Kedi kış başında diğerleriyle birlikte bizi terk etti... öyle sessiz sedasız da değil, sert bir biçimde gitti. Kör bir kedinin yıldızıydı artık Aralık... Bütün kış oturduk, hiç sobamız olmadı, yanmayan bir kalorifer yanan bir sobadan daha iyi değildi elbet ama sevmiyorduk yorulmayı...

Yılın soğuk yüzü hikayelerle geldi, dörtlüklerden fazlasını yazamadım. O cam kenarında oturdu, ben kapıya yakın... kedinin dönmesini bekledim. Bazı günler kar öyle uzun yağdı ki gökyüzü iki gün hiç kararmadı. Her yer buzla kaplandı, caddeler ıssızlaştı, insanlar uykuya daldı, hayat yavaşladıkça yavaşladı... şehir kış başında kör bir kedi tarafından yarı yolda bırakıldı...

Güldüğümüz zamanlarımız da oldu, ağır ağır soluduk, her yan is kokuyordu. Güzel filmler izleyesimiz vardı, filmleri eskiciye verip bir kaç çamaşır mandalı aldığımızı unutup saatlerce kaset aradık... bulamadık...

Çok kalabalık yürüyorsun dedi.

Varmak için değil, kalmak için yürüyorsun çünkü...
Yürümek için yürüyorum dedim... Varmak yolcuların, kalmak esnafların işiydi...
Ben canım istediği için yürüyordum... O geçen kış bırakmıştı adımlarını saymayı, okumayı unuttuk, yazmaya boş verdik, susmayı beğenmedik, konuşmayı beceremedik... Kör bir kediye sebep olmuştu kış, huzursuz etmişti... Bahar sağır bir kediyle geldi, inadına günlerce konuştuk...

Onu yanlış anlamıştım, kediye kızmıyordu, şehire ya da mevsime de kızmıyordu... Bütün öfkesi banaydı. Benim suskunluğum yüzünden gitmişti kedi, ben resimleri sevmiyorum diye... anlamıyorum diye... sıkıldığı için... İstemese de kızıyordu bana, düşünmeden edemiyordu...

Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti, mesafeliydim, ya da endişeli ya da korkuyordum düpe düz... Fark etmez... Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti... Sanki geçmişe inat kaçıyordu kediler evlerimden, sağırı kaçıyordu, körü kaçıyordu, yavru olanı ölüyordu... Hayat intikamını benden kedilerle alıyordu...

Gitsinlerdi... Özlemiyordum...Ben kapıyı gören koltukları seviyordum, bundan kediye neydi?
Yaz başında O da gitti... şehri terk etti... şehir yaz başında bir adam tarafından terk edilmişti...


m.s.d
beş kasım ikibindokuz /Ankara
(Baransel' e ve kediye yazılar...)
bir kehaneti kendinden de önce görebilmek gibi tuhaf bir laneti vardı, elleri çamurdan, gözleri yosundan yapmaydı, geceleri akşamdan, yokluğu kendinden bozmaydı...

yaşamak gibi boşluklarıyla bir dönem ama bucaksız, ucu kime dokunursa artık, orada bir yalnızlık vardı, bir uçurum, bir kimseye dokunmadan göçüp gitmek isteği, bir yalancının çırpınışı vardı, uyudu...

iyi geceler, bütün sabahların ve senden çalınanlar için ne kadar taziyeye gelsem boş, bu sayfaları kimse yapıştıramaz artık yırtıldıkları defterlerime...

uyudu...

iyi geceler


msd/ikibinonuncuonbeşaralıksabahı
ankara

14 Aralık 2010 Salı

lady grey

i know who you are
i think i've seen you before my friend
already shook your hand

don't push me too hard
i'm not prepared for a talk my dear
prefer to disappear

no! don't be upset
i just can't take it now
keep your lady grey
i feel your pain
but i just can't help you now
sorry for the tea

i'm too fuckin drunk
for all your emotional emergencies
suicidal tendencies

look, i ain't no monk
this is too much for my spinning head
may i puke in your bed

i would also have storys to tell
i'm a desperate human as well
don't be angry but i'm outta here
cause tonight i'm just find drinking beer
sadece nefes al...
hepsi geçecek.

11 Aralık 2010 Cumartesi

bütün yol, edip ve ben... kimseyle konuşmadan öyle arada derede bakışarak karla kış aralığında eve vardık. denizi, lodosu ve soğuğu kapımızın ardında bırakıp, yarısından fazlası habersizce alınıp terk edilmiş yuvamızda zarife yle uyuyakaldık.

bir ev kaç valizle toplanabilir dedim edip e, anlamsız birşeyler söyledi, konuşmaktan çok hırıldamak gibiydi dişlerinin arasından çıkanlar, yemek yemedik, içki içmedik, geç uyanmadık, ağlamadık, boş elbise dolaplarına dalıp gitmedik, yalnız bu gece kar, o hazırlıksız yakaladı edip i pencere kenarında...




msd/ankara
kader sokak
bütün köylerini yakmış bu sessizlik
şehirlerden haber alınamıyor


msd

3 Aralık 2010 Cuma

için diyesi

birgün
sadece yaşadığımız için
bile
değecek
bu şarkıları dinlemeye

sonrası
uzun bir yolun bıkkınlığı
tedirgin beklemeler
ve
göz ağrıları
hem de
ilk
değil

birgün
sadece yaşadığımız için
bile
silinecek
bu şehirde yaşanılan herşey

birgün
sadece yaşadığımız için...


msd/ankara
2010

24 Kasım 2010 Çarşamba

dedem masal sanırdı yaşadığını

sonra bütün kuşlar geri dönecek...

şehir bir hikayeyi geçecek
kim bilir
sesinin dumandan ağır olduğunu
masada unutulmuş bir söz
bir temenni
bir iyi niyet göstergesi belki
belki bir yıldızın yanlışlıkla başına düşmesi
kanatması bir ağrıyı gecenin yarısında
köylü şaşkınlığı biraz da
kalabalık meydanlarda
ihtilallerden bahsetmek seninle
ve bir kadehte roma hukuku
ayrıntısız telefon susmaları
kış masalları
bütün geceler böyle bitecek...

sonra
kuşlar
geri dönecek


msd

sen yoksun diye...

http://fizy.com/#s/1lrlkx

21 Kasım 2010 Pazar

ben, o zamanlar öğrenciydim. şehirde kış ağır işlerdi, zamanı ve sabahı dondururdu, balkonlarına çiçek ekemediğimiz her ev için ağır kiralar öderdik, sahi biz kaç kişiydik?

ömür uzun diye serpilmeyi bekleşirdik, duraklar ve saatler kimseyi bir yerlere götürmeye niyetli değildi, şehir bir dumanı yutabilirdi, kimse umursamazdı. umursamadı.

kışa hazır mıydık gerçekten, sahi biz kaç kişiydik, kimdik, nereden gelmiştik, nereye varmıştık, kalacak mıydık? sormazdık, sormadık.

soğuk koridor boyu ellerimizi oğuşturmak, bir onaylanma çabası, bir anlamak endişesiyle her sabaha kışla başlardık, başladık. hediye çaldığım mataran cebimde, bu kış cebimde içki taşımak için çok büyüğüm, sokaklarda içmek için de, gelsen içerdik, gelmedin, içmedik.


...belki devam ederdik yazmaya, sormadın, etmedik...


msd
yapma böyle...

kırmızı köşeden kafama fırlatılan sert bir cisimle yaralandım, mendil toplamaya da çıkmış olabilirdik bu bayram ama uyuyakalmışız, ne gam...

'anneler cehennemde yaşarlar, zaten bu yüzden cennet ayaklarının altındadır...' yazmış Şebnem İşigüzel....

16 Kasım 2010 Salı

' belki içimize bir karanfil bile düşer...'

13 Kasım 2010 Cumartesi

yeni başlayanlar için doğru sevme atlası

..elimin içi kağıt kesikleriyle dolu, orta yerinde bir yitik aşk haritası, noktaları birleştirmeye cesaretin var mı?
bir sessizlik nöbetini paylaşmışız kış ortasında, şehir çıkmaz sokaklarıyla yürüyor üstümüze… mevsim dışlamış bizi aydınlığından... bütün yoklukları aynı suda yitirip tarifsiz bir şey hapsediyorum gözlerime... beni bir uçuruma benzetmeye hakkın var mı?

..düşmelerin sonrası çamur lekesiyim çocuk dizlerinde, sıyırıp atmaya üşendiğin. söylenenler anlamsız, bütün yüzler aynı gecede yaşlanıyorlar, beni bu evde kundaklamaya hakkın var mı?

..''beni uzağında tutma, kanun kadar hükmüm ve su gibi akıcı'...

..su gibi akıp gittin avludan, parmaklarımda bir şeylerin ağırlığı kaldı... yapılanlar ve bütün cevaplara inat hatırda kalan sözler değil miydi anılar?...

mektubun aslında en olmadık yerinde düşüyorum sözlerimden, seni en sesli yokluğumla söze buluyorum... kış ortalarında gittiğim sahil yerleri şimdi erken kalkmalarım, her yolculuğun sonunda yola bakmalarım gibi konuşmalarımın özensizliği. aklıma düşman rüyalar içindeyim, güneş sadece ışık veriyor mevsime.

..bizimkisi bir deniz şehriydi yağmuru ıslak, lodosu kemiklerimizi sızlatan... yüzü suskun, sadece gece yarıları ısınmalarına müsait... bir tekne çekeği sakinliği, bir aldanmışlıktan kopma isteğiydi, bir yalnızlık bıkkınlığıydı sözlerimizin toplamı...
aklımızdan geçenler yüzlerimizde saklanmaya tenezzül etmezdi, şimdi yüzlerimiz gibi yabancıyız kalplerimize...
'yeni başlayanlar için doğru sevme atlası' ydı , bilemediğimiz bir dilde yazılan...
içimizi kanatan bütün satırları şişeleyip tarih ve kısa notlar düşüyorum gece bitimlerine, içim dışım haksızlık...

bizimkisi bir orta oyunuydu, ortalama beklentileri sindiremezdi telaşlarımız...

..beni suya benzet ya da eksik ölçülerine zamanın.

içine attığın ne varsa bir gece aceleyle yolla evime. ya dağılıyoruz ya da çoğalıyoruz kendimize, sen o koltukta uyuyacaksan eğer fark eder mi yalnız kalmalarımız çırılçıplaklıklarda?

bizimkisi bir taflan ağacıydı ,dallarında çocuklar olan, yerini beğenmemiş bir toprak serpilmişliği, bir geç kalınmışlıktı ki üzerimizden geçip gitti, gölgesini bile görmedik... hicaz bir tezatlıktı yapmakla kalmak arasında sıkışıp duran, asla bir tutulmaya sebep sayılamayacak akıl kalıntılarıydı dilediklerimiz, apartman boşluklarında yitirdik sevinçlerimizi...

atılamayacak kadar kıymetli, taşınamayacak kadar ağır yoksunluklardı sarılmalarımız, içi dışı, önü arkası tekinsiz aynılaşmalardı sevişmelerimiz.

bizimkisi bir 'uzun zamandır dua etmemek pişmanlığı' ydı... dilsiz bir tercuman yaptık aşk'ı kendimize, aklı karışmış bir çocuktu iki hayat arasında sıkışıp kalan.

bizimkisi en çok ellerine vurulmuş bir pişmanlık diyetiydi, aceleyle toplanmış uzun yol valizleriydi çırpınmalarımız... ne çok uzun yollara düştük biz seninle, hem de denizin her rengini görerek... yitirilmemiş seraplardı buluşmalarımız gerçekliğine şaibeler bulaşmış, tadı çıkarılamamış vahalardı bakışmalarımız.

kararsızlıktan kaybedilmiş bir son şans ikramiyesiydi bizimkisi...
yok dediğimiz her şeyin gözümüze durmasıydı çarpılmışlığımız. üzerimizde emanet durmuş büyük görünmek kandırmacalarıydı avuçlarımızda sıkı sıkıya tuttuğumuz benliklerimiz, dikenli tel ürkütülmüşlükleriydi içimize hapsettiklerimiz, sarıp sarmalamıştık hüzünlerimizi.

..bizimkisi aşk tı düpe düz...
yaza da kışa da bizim sözlerimizle bağlanan. bir oğlan çocuğunun arsızlığıydı benimkisi, yıllar sonra ilk defa senin kokunla huzur bulan, şehre gece yağarken, birbirimizden habersiz aynı tren garının aynı oturağına aşık olabilme ayrıcalığıydı.

..bizimkisi aşk tı sevgili...
yüzünden başka yaşanmışlık hayal etmediğim... sabah kuytularında kalbini dinlemekti göğsüne eğilip, eğer bırakırsan nereye gideceğimi bilemediğim. bütün dünyama ve bütün alışkanlıklarıma verilmiş bir dersti aklıma kazıdığın sensizliğim.

..benimkisi bir aşk tı sevgili...
kaburga kırıklarımın içinde beslediğim, kalabalık ve keyifli piknik sepetleriydi ertelediklerim. çok hevesli, çok ürkek bir şarkıydı sen uyurken kulağına söylediğim.

..benimkisi bir aşk tı sevgilim...
her sabah yüzünle beslediğim...



msd

9 Kasım 2010 Salı

diyesi

notalarla adını yazabilir miyim dersin
denk geldiği bir aralık var mı sessiz lerinin türkçe de
güzelsin
koca bir şehri ağlatabilecek kadar
git diyebilecek kadar da korkak
söyledim sana
haziran' ları tekinsiz bu sokağın diye
bu savaş
bu
gözümü sen bürümüşlük
artık taşla
baltayla
kılıçlarla yapılacak bu kavga
çünkü
söyledim sana...
haziran' ları tekinsiz bu sokağın
d
i
y
e
yüzünü kaçırabileceğini mi sanıyorsun
kendinden
kimi saklıyorsan o olursun
şimdi saklan
yüz(ün)e kadar sayıyorum
arkamı döndüğümde burdaysan
önüm
arkam
gelmişim
geçmişim
s
o
b
e





msd

5 Kasım 2010 Cuma

devam...

Yoksulluk

Bu gece tanrıdan bahsetme bana, kimsenin gıyabında konuşmayalım, günah diyorlar. Pencereler kapalı, yazı kışa sürmüş şehir, kimsesiz su birikintilerinde aramaya devam mı etmeliydim cebimden düşürdüğüm seslerimi? Yazdığım mektupları kendime yolluyorum, akılsız ve soluksuz geçip gidiyor günler. Caddeler ve insanlar bizi özlüyorlar mı gerçekten, bu şehir o sevdiğimiz adamların şehri mi hala? Meyhanelerinde ağladığımız kaç gecemiz varsa vazgeçtim. Şehri ıhlamurlar yüzünden terk ediyorum…

Sefer

Bir gece daha kalalım, belki söyleyecek bir şeyleri kalmıştır ağustosun… bildiğimiz şarkıları mırıldanalım, kediler ve parklar geçsin kitaplarımızın sayfalarından, hiçbir kimse benim kadar yazmamıştır parkları, hiçbir kimse bu kadar saymamıştır yollarını bu şehrin, öyleyse tek bir gece daha kalalım, mutlaka gösterecek bir şeyi daha kalmıştır ağustosun… sokağı bir anlaşmazlık yüzünden terk ediyorum…

Tarife

Yaklaş, konuşmak istemediğim şeyler var seninle… yaklaş ki aklım karışsın, konuşamayayım… eskiciler ve başka ülke pulları… zarflar burada da mektuplarımı ne yapmışsın? Yaklaş ki sormayayım. Bir hesaplaşma, bir iç kırgınlığıdır gözümden savrulan, kendi elimi daldırıp kaburgamdan içeri bahsettiğin tanrının seni yaptığı parçayı söküp atıyorum ben den. Şimdi başka bir tutsaklık bulmalısın savurganlığına… seni bir özür yüzünden terk ediyorum…

Yol

Uyandığımı varsayarak koyu bir kahve söylüyorum kendime, kediler ve ölüler bilmediğim bir oyuna tutuşuyorlar tekkemin bahçesinde. Şeyhim adi bir suçluymuş meğer, ne kuralı kalmış bu mezhebin ne elle tutulur bir öğüdü. tanrını bir güvensizlik yüzünden terk ediyorum…

Tabla

Beni bul… bıraktığım mektupları seyyarcı çocuklara ver, sakız falları gibi sarsınlar simitlerini, şehrin bütün çöp kutularına dağılayım gece olduğunda. Kendimi bir mektup yüzünden terk ediyorum…

msd

4 Kasım 2010 Perşembe

bu tarafından düşünmemiştim,
paltolar dolaplardan çıkartılıp vestiyerlere asıldılar diye kış gelmiş sayılmaz, ya da bir mevsim değişikliği herzaman bir değişime işaret olmaya bilir.

huzurlu bir köşesini arıyorum evin, mutfak olmadığı kesin, yatak odam bir bakıma ama koridor kesinlikle huzurlu. canlılar arasındaki en huzurlu şey ise zarife, bu hepsinden daha tuhaf aslında.

içimdeki mecburiyet duygusu olmasa evden çıkmak istemezdim.

not almayı bıraktım, kendime mail atma deliliğinden de kurtulmaya çalışıyorum.

soğuk sevilecek birşey değil, yıllardır soğuğu sevmek için bir neden bulamadım. bu kışta bulamayacağım.

Rahibe Teressa' yı tanımıyorum.

asla gerçek bir spor sever olamadım. bu kışta olmayacağım.

en sevdiğim bir rengin de olduğunu sanmıyorum. hiç o kadar benimsememişim renkleri.

1 Kasım 2010 Pazartesi

ankara' da

I

Kumrular sokağı hüzzamdı bir zaman
Kale'ye rast vaktinde çıkılırdı
Gariptir, Sezenlerdeki hanende
Çekip gitti Sarguttan bir ay önce

II

Posta caddesi, Taşhan, Karpiç ve diğerleri
Ama artık meyhaneler kalmadı Ankara'da
Belki bundandı Cemal Süreya'nın Kızılay'da
Huzursuz bir zürafa gibi dolaşması



Ahmet TELLİ

27 Ekim 2010 Çarşamba

herşeyi anlamıyor olman tuhaf değil, kaçınılmaz olan budur zaten demişti, kimse o tarafa bakmıyordu. Aslında büyüttüğümüz gibi değil. Yaşanan anlar, güzel ve kötü hissettirenler, geçmiş, gelecek, şimdiki ve geniş zamanlarının hepsi dahil buna. bütün bu gerçeklik sadece hafızadan ibaret, milyarlarca insanın başlangıçtan beri hatırladıklarından,ölmesi imkansız olan,dünyadaki en yaşlı şeyden ibaret, hafızan... yani o kadar tuhaf değil, büyük ölçüde anlaşılabilir olmalı.iki ile iki toplandığınında dört etmeyebilir, genelde eder ama bazen etmez işte... yanlış mıyım diye devam etti.

olasılığın ne olduğunu önceden biliyordum, olası birşeydi, olması normal olan birçok şey vardı, yani herhangi birşeyin olması garip değildi.


saçında sürekli gözüme takılan ama hala tanımlayamadığım ve ortaya çıkaramadığım bir durum vardı, bir oran farklılığı, bir kontrast bozukluğu, yani odaklanmamı engelleyen birşey vardı saçında.

konuşmak istemiyordum, aklım sürekli saçındaki bilmeceye kayıyordu, en olmadık, en uzun zamandır hatırlanmayan, en hiç düşünmediğim şeyler aklımdan geçiyordu. konuşmak istemiyordum.

25 Ekim 2010 Pazartesi

demiş ki; kimse bu seferden öyle hasarsız kurtulamayacak, burada yazlar komik ve boş, kışlar ise kaygısız ve soğuk geçiyor.

karşı kıyı memleket, hiç ora'lı olmadığın. bu kıyı ise senin değil.

demiş ki; son kuşlar gittiğinde sen döneceksin, bilmediğin bütün bu sokaklar senin olacak, kıymeti bilinmemiş bir miras, bir kavgaya sebep olsun diye.

demiş, ve gitmiş...


msd

16 Ekim 2010 Cumartesi

yıllar geçmiş, çok zaman olmuş..

şehirler değiştirmişim sen yokken, ülkeler..
dönüp dolaşıp aynı yere gelmişim; yıl dönümüne...

kardeşim...

sen yokken buralarda yağmurlar yağdı, biz sınıf arkadaşlarının düğünlerine gittik. birileri sabah dedi, ben bildiğin gibi rakı içtim, kimse neden demedi.

bugün güzel bir gün olmasın, kimse çalmasın kapıyı, kimse anlatmasın, bugün yıl dönümün müş, dönmüş mü annenin takviminde yıl?

kardeşim...

bir şeyleri anlatasım var, zaman geçmiş, utangaç yılları mı yazmalıyız her daim!

sen yokken ben neler yaptım bilsen...

yazacak bir şeyim yok...

yoksun....

bu gece zor... yıl dönümünmüş...

15 Ekim 2010 Cuma

pusula

uzak bir ihtimalle bu yağmur senin için hiçbir şey ifade etmeyecek, bağlarını ve köprülerini alıp çok tuhaf bir yerlere gitmiş olacaksın. bitirici bir soğuk ve başlangıçlar için eksik kalmış bir dolu notla, toparlanma şansı hiç kalmamış bir hikayenin ıslak çıkmazındasındır belki de.

uyu, gün nasıl geçecek bulutları göreceksin.

gümüş kadehler gibi, kullanışsız ama bir zenginliğin habercisi, kendini kaybetmiş bir pusula, menteşeleri kaynamış bir kapı gibi, ne açılabilirsin artık ne de gideceğin yeri biliyorsundur belki de. işte asıl hüzünlü olan budur gerçekte.

uzak bir ihtimalle bu yağmur senin için hiçbir şey ifade etmeyecek..

koşuşan birileri var etrafta, bir olmamışlığa acil müdahale görevlileri gibi. aşıklara yaşam koçluğu yapıyor sevip sevişmemiş ibneler. böyle zamanlarda sert içkiler içiyorum ben, yağmur durmadan yağıyor.

sokağın taşları ıslak, bu yazıda yazılamadan böyle kalacak, akıldan geçenler unutulup bir sigara daha yakılacak. bilinmeyen bir sebeptan ötürü, yarın sabaha da yağmurlu başlanacak!


msd/ankara2010

8 Ekim 2010 Cuma

Biraz daha sessiz olmayı becerebilseydin eğer bu kadar konuşulmayacaktı. Konuşulmayanlar böyle parmakla sayılmayacaktı, ev toplanmayacak, kıyafetler yerli yerlerinde kalacaktı. Eve dönerken ekmek, ufak rakı ve domates alınacaktı..

Alınamadı..

7 Ekim 2010 Perşembe

... üzerine not(a)lar

Notlar

Gidip kendin için bir gün çal birilerinden, toplandık diye konuşmak zorunda değiliz ki, ben sizi en çok uyuduğunuz zamanlarda seviyorum. Masamın üzeri dağınık, aslında hiç bilmediğim notlarla dolu, deftere yazmakla aynı değilmiş, insanın yazısı bile değişirmiş.

Sokağından geçtim, ıhlamur ağaçları sonbahar olmuş, perdelerin kapalı, onca gün, az yağmur, az soğuk, çok değişiklik olmuş, yoktun, olmayanlara seni yazmadım.

Giderken anlattığın hikayeye bir son bulabildin mi? Eğer hala yazmadıysan sıradan bir ‘son’ um var senin için, posta kutuna bıraktım, oku da ağla. Bana bir şehir anlat, savaş ve açlık, sonrasında bozgun ama kral ölsün, kraliçe kadın pazarına düşsün, düşsün de anlasın sigortasız hizmet etmek ne demekmiş.



msd/ankara

6 Ekim 2010 Çarşamba

horgeneral

Gecikme için üzgünüm, parklarında siviller geziyor diye faşist olduğunu unutacak değilim cumhuriyetinin!
İçme dedim sana, içince bozuluyorsun, sert vuruyorsun, ağzındaki kanı sokaklara, sokakları kendine tükürüyorsun.
Yapma! O şarkıyı bu gece çalma, yazdıklarımı üstüne alınma, söylemediklerimi sayma, yitir ismini.
Kediler hükümet olsun, zarife dış içleri bakanı.

msd/ankara

saat

Birisini bul, ondan başlayalım. Kim olduğu önemli değil, ne yaptığı, nasıl göründüğü, aradığım da gelecek mi? Yürürken düşmekten utanır mı? Düşsem…


Eski zamanlar gibi, saati çıkartıp kolundan sert bir şarkı dinleyelim, iron maiden çalsın mesela.

Ancak o kadar sertleşebiliriz birbirimize bu saatten sonra.
Kaldırımda yürüyen zürafalar, kışın modasını kimden takip ediyorlar sanıyorsun. bilinç ve dışındaki her şeyi karalıyorum, ufak notlar ve bir makasla kendi kış kreasyonumu podyuma sürüyorum, slalom sanıyor şehir. Fonda dark evil çalıyor, keman hiç olmamış deyip makasla aklımdaki arşeyi kesiyorum.

msd/kader sokak2010

4 Ekim 2010 Pazartesi

bir kedi bakıyor
pencereden dışarı
bir kedi
gözleri
uğursuz bir şeylerin
karası



msd/kader sokak

2 Ekim 2010 Cumartesi

gün gece

uzun bir günü ufacık kağıtlara karaladım, boğazım yanıyor.

uzak ara gerideyim kendimden, kadınları ve geceleri söyledim, ağlanmaktan bıkmış mevsimleri, içi yorgun uykuları uyandım gün(lük)lerin batımında. tutturamadığım bütün saatleri kafamda kurarak ve anlamayarak penceremin dışında olup bitenlerimi uzun yürümeleri seyrelttim rakında.

tertemiz yoksulluklar biriktiriyordum sen denizi yüzerken

gün geceye sarılıyordu...

yüzüme düşman gülmelerin var şimdi odamda, denize dalmalarını anlatamıyorum ki kediye, ben artık hiç bir şey anlatamıyorum.

cümleler noktasız virgülsüz geçiyor evin duvarından,

saate bakıyorum, yine geçmiş oluyor günü yel kovan.. bunu bari ayrı yazma diyorsun, insafsız!

sana ne diyorum

seni geçse öyle yazar mıydım!


msd/ kader sokak
güz2010

1 Ekim 2010 Cuma

olmasın

uzunca yazalım
bu gece güzel olmasın
çalınmamış bir kapıdan daha hüzünlüsü varsa
açılmamış bir kapıdır




elimde kalan tek şey
kalemimdir belki de!

msd/kader sokak

29 Eylül 2010 Çarşamba

üç

Söz

Bu yapraklar etrafta uçuşmaya başladı beridir gece yürümeleri azaldı sokağının, gün ile gece kaybolduğunda ışık doğru ya da gerçek için değil yalnızca bir şeyi anlatmak için orada olacak unutma bunu. Aldığın notların toplamı mezuniyetini aşmış, ikindi sınıfları gibisin, üşüsen olmaz, giyinsen olmaz, kış en çok sana düşman. Cümlelerini yuvarlama, kesik parmak uçların gibi ince ince sızlatan bir mutsuzluğun adını seninkinin harfleriyle yeniden yazmaya meyilliyim, sen bu yüzden; cümlelerini yuvarlama…

Soru

Gün biterken şehirde, bütün aydınlıkları içiveriyor evsizler sokak başlarında. Her sokağın adında senin bir harfin mutlaka vardır, gelecek olanlar gelmemiş, davetsiz kim varsa masa dolusu kalabalık. Böyle zamanlarda aynı cümleyi hatırlat dur kendine, hatırlat da unutma beni; kedi uykusunda rüyalar bitmez… bir ağıtla, zamane bir içerlemeyle terk ediyorsun şehri, bir mutsuzluktan başka bir mutsuzluğa göçüyorsun, el sallamıyorum gidişine, gününü ve saatini bilmiyorum, kimseyi sormuyorum sesine ama trenle göçüyorsun biliyorum. Bir türküyü anlatıyor akşamların yolsuz… fark eder mi? Çok canı yanmış birilerinin… yol daha uzayacak mı dersin?

Dilek

Öyle kendinden habersiz, ulu orta bir şaşkınlıkla el ele kalmışız şehirle. Neyi bekliyordun, kim hiç gelmedi? Sıradaki şarkı benim olsun, sonrakilerin hepsi yine senin. bedduanın virgüllerini atsam bir iyi niyet çıkarabilir miyiz ayrılığımızdan? Bütün diller aynı şeyi söylüyorduysa eğer bunca savaşa ne gerek vardı diye geçiyor mu içinden seninde? Boşluk yerlerine pamuk, mecburiyetlerime kahvehane tabureleri koyuyorum söylemediklerin ayakta kalmasınlar diye…


msd/ ankara
I' ve just seen a face....


sabah, çok güzel...

diye yazmışım sayfasına defterin. yıllar geçmiş.

28 Eylül 2010 Salı

rüya

Nar…

Bu bir bilmece, cevabını bilmediğimiz bütün sorular için. Üstüne gidilmiş sabahlar ve yazılmayı unutulmuş mektuplar için… çocuklar ve yorulmayan yağmurlar için. Bu bir cevap, sesini duymadığımız bütün kalabalıklar için…

Çarşıda bulup evde yitirdiğim hikayelerimi anlatmaya zamanım olmadı. Bu yüzden kedi diyorum sana, kedi… yüzü güzel kedi, sevdiğim kedi… dilini çözemiyorum çoğu zaman, duymak bile yetiyor bu yüzden.

Tek parça siyah bir elbiseyle açıyorsun kapıyı, camın kenarındayım ama hiçbir şey yok arkasında, görüntü bile denemez buna, sadece sen varsın. Anahtarlarını girişe bırakıyorsun, kalemlerimi sen mi aldın diyorsun. Nereden diyorum, susuyorsun. Çıkalım diyorsun, görülecek çok yer var… çıkıyoruz.
Kendimizden, evimizden, içimizden çıkıyoruz, bir cam aralığı kadar bile gidemiyoruz. Ellerini arıyorum ellerinin arasında… susuyorsun… yüzünde sevdiğim tek parça sen…
Yağmur yağmıyor, durmuyor yağmur, biz duruyoruz. O gece biz, evimizin bütün duvarlarına yağıyoruz, üstümüzde siyah elbiselerimiz, parça parça bütün huzursuzluklarımızı çıkartıyoruz…

Anahtarlarını çıkışa bırakıyorsun… artık, diyorsun, ihtiyacımız yok ne kilitlere ne de anahtarlara… tek parça siyah bir gülümsemeyle uzanıyorsun yanıma, öylece uyuyakalıyoruz…
Camın arkasında chat baker çalıyor;

Autumn leaves…


msd/ankara

27 Eylül 2010 Pazartesi

ihtilal

ya silsinler bu metni
duvarlardan
ya da
vurulacak bir kaç adam daha
göstersinler
ensesinden
öyle kaldırım boyunca
hareketsiz

çünkü biraz daha
sahipsiz kalırsa elimdeki
tabanca
bu şehrin bütün
elektrik direkleri
faili meçhul bir
cinayete konu olacak

ya çıkarsınlar
iskeletimi etimden
ya da bu yaz
hiç beklenmeyen
bir şeyler olacak

hızlı trenler
kolçaklı saat dişlileri
bu şehrin son ve en yaşlı heykeli
bir el hareketimle
yerle bir olacak
bir olduğu yerden
iki devrim çıkacak

gökten düşen elmaları
gözü dönmüş itler gibi
dişleyeceğiz

söksünler şu işe yaramaz
iskeletimi etimden
yoksa
bu gece bu şehirde
lüzumsuz bir isyan daha hunharca
bastırılacak
sokaklar karartılacak
çocuklar kovalanacak

ya söndürsünler
bu yangını
ya da
bu gece bu şehirde
kimsenin aklına gelmeyen
bir şey olacak


msd
ağustos 2010
ankara

23 Eylül 2010 Perşembe

göz

gözümün içerisinden akıp gitti
adına
bahar dediğiniz koskoca bir yağmur..
gözlerinde bir kedi yaşıyor senin
gözyaşı yerlerinden çekilmiş içine doğru
ağırdan bakıyor bana
ağırdan geziniyor vücudumda
umu
demiştim ya sana
umu-yorum işte
azıcık rakıdan
azıcık bu şehre değen sonbahardan
azıcık da
azlığından mustaribim...
gözlerinde bir kedi yaşıyor senin..


nurun...


http://nosmustamittovivoen.blogspot.com/




Bir şeyler yazılmalı
bir şeyler
bir yerlerden alınıp
olmaması gereken yerlere konulmalı
baharın sonunda
bütün şehir
kedileriyle anlaşmalı
öyle yazıları talan edilmiş
kışına bir tek
el bile değmemiş şehirleri
kim isterse o yürüsün
çünkü
gözlerinden
bir kedi bakıyor senin


msd/gemlik ikibinon

19 Eylül 2010 Pazar

istanbul a giden yoldayım, her şey bıraktığım gibi...

17 Eylül 2010 Cuma

bitebilen şehir

yanıyorsun

zorla söyletilmiş bir şeyler donup kalmış yüzünde. orada, çenenin tam altında, sadece güneşin o saatlerinde ortaya çıkan, kızıllaşan ve kaybolan, eksikliğini de bütünlüğün gibi karışıklaştıran, unutturan, unutulan, ömrünün alfabesini bir anahtarlıkla deniz diplerine attıran, saklatan bir umursamazlıkla bir yaz’ dan daha çekilip gidiyorsun.

bana şehirleri anlat demiştin. kimsenin kurduğu, kimsenin yaşadığı, sokakları ve ağaçlarıyla kalabalığı ıslak şehirleri okuduğun romanlar gibi anlatabilir miyim sana?
kimi istiyorsun? o caddeler, o merdiven aralıkları, sevdiğin ressamlar ki hiç anlamamıştık; zaten olan bir şeyin neden çizilmek istendiğini, belki de çizilen istiyordu gerçekten, sevilenin hep sevilmesi gibi .

bu şehir, bitebilen bir coğrafyadır artık gözümde, öğrenciliğin ve çocukluğun ışıltısı yaz ve sonbahar bıkkınlığına bırakmışsa kendini, bütün kedileri sokaklara düşmüş ve bütün çocuklar başka babalara sarılacak demektir bundan böyle.

dipsiz yazıları saatlerce boş gözlerle okumanı seyrettiğim bütün gecelerim, şimdi ömrümden çalınmış, ziyan edilmiş, haksızlıklarımdır gözümde.

yazdıklarımı unut
çünkü
bu şehir
biten bir coğrafyadır
artık gözümde
kim
ömrünü feda etmeye
hazırsa
bu tedirginliğe
yaz
kendini ucuza satmış demektir
uğursuz bir eskiciye!

msd/eylül ikibinon ankara

14 Eylül 2010 Salı

di' li geçmemiş zaman...

odamın içinde nefes dolusu kırgınlık, hiç bir suskunluk ses vermiyor sesime… dönüp duran bir film beynimin içinde, her kareyi fotoğraflıyorum, fonda yitik bir ses; exit music (for me)...


yüzümün ortasında derin bir hiçlik çizgisi, hiç bir yaşanmışlık ilham veremiyor yeni bir başlangıç planına. durabildiğim kadar yağıyorum evimin duvarlarına... çok eskiden izlediğim bir film geçip gidiyor zihnimden, silemediğim her şeyi vuruyor yüzüme; yamacımda uğuldayan boşluklar... herkesin bir gün öğreneceği şeyi ben de öğreniyorum… ’everybody’ s gotto learn sometimes’…

masanın üzerinde sesi kesilmiş bir yapmacıklık, yazılmış her şeye yabancı bir ben varım.. sonucum kesinleşmemiş, bir tek tuhaf bir acı var parmak uçlarımda, yanıma alabileceğim hiç bir şeyim kalmamış, sesimi istiyorlar, küfrediyorum... kapıda ıslık gibi kesici bir yalnızlık, sayfalarını yalayarak yapıştırıyorum duvarlarıma; ...Son Kuşlar...



kalabalığın içinde üzgün bir çocuk yüzü, aklından geçenleri anlamak imkansız, yağmur ya da cinayet, fark etmiyor! her an her şeyi yapabilecek cesareti var, korkusu ciddiye alınmamak kanun tarafından bile.. Avucunun içinde kemik bir misket, 'bu sana ders olsun!' diye kazımış üstüne.. sokağın karşısındaki seyyarın tablasında eski bir film afişi; Turist Ömer Uzay Yolunda...



korkunun ecele faydasının olmadığını görmek için çok küçük yaşı, bir kalabalığın bir ölümle adlandırılmasının anlamsızlığını anlamak içinse büyük... yaşayabileceklerinin toplamı yaşadıklarının yanında eksik kalıyor, kitap bitiyor, söz susmak üzere, altını çizecek tek bir cümlesinin bile olmadığını gördüğünde, gökyüzü bir bulutu boğazlıyor... yüzüne bir damla damlıyor; seni ben ellerin olsun diye mi sevdim...




fısıltıyla söylediği her şey arsız bir kalabalığa dönüşüyor gün doğumlarında. kendi sesine küs, yüzünü bir duvar resmi gibi binlerce parçaya bölüyor... içim diyor, parçalanacak kadar bile iç değil artık.. galibi baştan belli bir rulete oturmak su serpmiyor gözlerine, duruyor ve son kez evine bakıyor, kapıyı çekerken aynı şarkı dolaşıyor duvarları; ...henüz onlar bunları bilmiyor...


zor olan yaşanmış olanları unutmak, hiç yaşanmamış olanların sadece ıskalananlar olduğunu biliyor, her gün aynı yükle yürüdüğü yolun sonuçsuz bir varsayıma dönüşmesini izliyor, yürümekle görmek aynı şey değilmiş, anlıyor.. farkında olunmaksa muamma. bütün sessizliğini sırtlayıp yeni bir rota çiziyor evine giden, paralel sokakta hep aynı ses; supergirls don t cry..



susuyor, kimse aldırmıyor.. susmak hiç bir şey anlatmıyor.. aynadaki kağıtta iki mısra;

'hangi sokak,hangi meydan buluşturur bizi
hangi yalan,hangi yasak karşılar bizi'...



di'li geç(me)miş zaman üzerine...

masanın üzerinde duran bardağa yüzü yarım yamalak yansıyordu. yansımadaki yüzü tanımadığına emindi.. bir yalana bir çok intihar mektubu yazılabileceğini görmüştü çünkü. yaşadığı her şeyin yalan olma ihtimalini gözden geçiriyordu, gözleri kanlandı.. emindi bu yüzü tanımıyordu, hiç bir ses, hiç bir koku, hiç bir şey ifade etmiyordu, kabul etti, yalnızdı. gecenin son şarkısı çaldığında sarhoş olduğuna emin oldu; benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım...



bu ben miyim diye sordu, sonra güldü kendine bunca soru arasından bunu mu seçebildim diye. her soru bir cevapsızlığı, her bilinmeyen bir intiharı, her mektup bir inzivayı getiriyordu beraberinde.. bütün sorulara tek bir cevap buldu, bütün cevaplara tek bir yüz, bütün yüzlere tek bir ifade kondurdu. paramparça edilmiş bir fotoğrafın pişmanlığıydı evini dolduran; anıların ne suçu vardı? pencereyi kapattı, çocuksuz arka bahçeye baktı uzun uzun, kedinin ıslığında yine o şarkı; Sana Dair...



bütün duaların tek bir gökyüzüne yansıdığına inanmak için uyandı, hayatım diyordu, pekte yıpranmış görünmüyor aynadan baktığımda. sesi, elleri, koridordaki fotoğraflar, aynı iç güdüyle fondip yapılmış bir birlikteliğin sessiz şahitleriydiler şimdi. kalbindeki bu boşluk hissi, bu her sabahı yağmur kokusuna boğan sessizlik, akıl almaz bir saçmalık sürüyordu dışlanmışlığına, eli çekmecedeki nota uzandı çaresiz; ben olunca yanında, sen olunca yanımda, biz olunca yan yana...



doğru sorulara yanlış cevaplar verdiğini biliyordu, sesler silikleştikçe kendi cevaplarının anlamlarını yitirmeye mahkum olduklarını da... bu hale nasıl geldiklerini anlamaya çalışıyordu. ilk bakıştıklarında içini göğsünden söken kadının yalnızca eski bir şarkısı oluvermesine inanamıyordu.. cevaplar tükeniyordu, oksijen de.. aklı bir hikayenin yitişine zaman diyordu, kalbi yangın... yanında oturup 'ben sıradan 'biriyim' diyebilen adamı özlüyordu, hiç bir yüz, hiç bir hikayeye onun yüzü kadar yakışmıyordu. radyoda yine o şarkı; Bu yağmur seni benden alıp götüren yağmur...



duvarda asılı duran resme baktı uzun uzun.. gördüklerine bir anlam, yaşadıklarına bir isim, duyduklarına bir sebep bulmaya çalıştı. olan bitene bir dip not düşürmeye mecburdu, sustu.. elinde olanları saydı, yokluk bir değer değildi, sustu... kendi hikayesinde kadro dışı kalmıştı, yalnızdı.. olmasını dilediklerinin çok uzağındaydı, resimdeki yüze daldı, kulaklarında bir şarkı, yalnız çok rakı zamanlarında dinlenilen; bir zamanlar benim sevgilimdin...



koltuğunda otururken ve biterken bir hikaye;...


şiir ya da resmi uyarı, fark eden bir şey yok inan.. bütün sokaklarında adını andığım, yüzünü bu hikayesinin her karesine yerleştirdiğim, adınla başlayıp, ellerinle nefes aldığım, gecelerini, çocuklarını, seslerini seninle sevdiğim bu günce şimdi sen olmadan hiç bir şey ifade etmiyor. hiç bir yaşamak duygusu yanında olmanın hissini tattırmıyor. günlerimi geriye doğru sayarken, yağmur yine aynı, şarkılar da... dudaklarımın arasında kırgın ve pişman bir şiir;



**...gitti... gülüşleri gülüyorum yine, gülüşleri, sanki benimmiş gibi!
belki bir dağ çarpılmışlığıydı bizimkisi
savurdum sevinçleri!
and olsun dedim ve aşk olsun, yoksun..
yoksun!
bu takvimler, belki bir gün
sana yeniden rastlamak için
seni bulsam 'beni bağışla' diyecektim
kıymetini bilemedim!
hüznümün oğludur bu kentte anılar
seni... seni çok özledim...

**(yılmaz odabaşı)

m.s.d/ankara

geçmek

kapatılmamış bir hesap duruyor şimdi masamın üzerinde, yaz öylece geçip gidecek gözlerimin önünden biliyorum… aklı başında bir sessizlik, yarım bırakılamamış bir ağlamak dolacak odamın içine, halının üzeri kendisinden bıkacak, şarkılar, sözler, kitaplar toplanmadan bırakılacak, mevsim bu sefer kendisi olamayacak…

duydum…
önü arkası karanlık bir sıkılmakmış artık yaşadığımız, beklemek bile istemiyormuşuz kendimizi, bırakmışız, bahar böylece geçip gitmiş gözlerimizin önünden…
Söylenememiş bir gece duruyor evin girişinde, ağlamak bu kapıyı açamayacak biliyorum. yaşı eksik cümleler kırılacak ellerimde, sokaklar ve insanlar öylece yitip gidecek yazdıklarımın önünden… sen aynı yerden söyleneceksin, aynı göğün altında sebepsiz kalacağız hiç yoktan, zaman öylece batıp geçecek gözlerimizin içinden…

Kediler sokakları terk edecek, insanlar üşüşecek meydanlarımıza, sessiz olmak kaybedecek yankısını, sözler ve kelimeler birikecek, söylediklerimizi sadece çocuklar bilecek, yaşadıklarımıza zaman denecek… şehirler boyu yazacağım sana, yüzün yine senin olmayacak…

Sözler öylece uçup gidecek sokağın başından…
m.s.d

13 Eylül 2010 Pazartesi

deney

içimden bir ses 'girme bu kapıdan diyor. Uzun zamandır görmediğim, bilerek ve isteyerek uzaklaştığım kaç kişi içerdedir şimdi? yine de giriyorum o kapıdan. herkes burada. bıraktığım, ayrıldığım, kavga ettiğim, şiirlerine, yazılarına, resimlerine, plastiklerine, suratlarına, ellerine, akıllarına, hayatlarına sövüp gittiğim gibiler. ben de eskisi gibiyim sadece artık o kadar sinirli değilim. dünyanın yükü, alemin derdi banaymış gibi hissetmiyorum.

kardeşim gitmiş, şehirde kalmışım, kıyafetler toplanmış, boşalan bir elbise dolabından daha hüzünlü olan bir şey varsa o da boşalan bir makyaj konsoludur.

fark etmez, şehir anlamaz, duvardaki resimler, uçuşan perdeler, eşyanın dili olmaz. ben konuşurum onları.

bu yazı bir yere gitmeyecek.
giden mutlu mu şimdi? çünkü bu yazı bir yere gitmeyecek.


deneysel sanat deyip duruyordu, dayanamadım, tutamadım çenemi yine. Yaptığı şeyin olmadığını eminim kendisi de biliyordu. Yeteneksizliğine kılıf, bahane, örtü arıyordu, becerilemeyen her şeye ‘deneysel’ deniyordu.

Sanatın deneyseli olmaz çünkü sanat adına yapılan her türlü faaliyet zaten deneyseldir, yaratmaya ve denemeye, fark yaratmaya yönelik olan, sanattır.

İçkiyi masada bırakıp gidiyorum. Sarhoşum, sinirliyim, sanattan bana ne, yapmışsın ama olmamış işte, neyse ne!


msd

8 Eylül 2010 Çarşamba

prison song = tatar ramazan



hayatı boyunca hafif hikayeleri çalmış olmanın rahatlığıyla mahallenin yokuşunu iniyordu,saçı sakalı karışıksa da aklı dümdüz bir gökyüzünü özendiriyordu çizgilerine.

ben içimdeki feodal arsızı eve kilitleyip arkandan usulca yürüyordum... sokaklar, kalorifer petekleri, balkonlarına iliştirilmiş çiçekler... herşey biraz daha kararıyordu gözümde...

yaşlanmak için genciz, uzun eşşek içinse yaşlı... anlıyor musun çelişkiyi?

bunları düşün, düşün de ara beni...

sonra o şarkıyı birdaha çal gene çal graham emmimin oğlu...


msd

7 Eylül 2010 Salı

keyfe keder çıkmazı

başkasında kalmayı oldum olası sevmedim, genelde uzun oturdum barlarda, evlerde ama hep eve döndüm bir kaç istisna gün dışında...

kendinden başka kaybedecek bir şeyin yoktu, onu da kaybettin sonunda, yat uyu elimden bi kaza çıkacak yoksa dedi...

iki kişiyle kavga etmek için çok sarhoştum... hem de aynı iki kişiyle!

eve gidicem ben dedim, bu halde gidemezsin yat biraz sabah gidersin dedi.
gideceğim diye ısrar ettim, yılların pratiği işte, biliyordu tabi huyumu, taksi çağırayım o zaman dedi. taksiyi boşver yürücem dedim...

çıktım...

bülten den kuğulu ya kadar kaldırımı sabitleyerek yürüdüm, düşündüğümü hatırlamıyorum, saat sabahın bilmem kaçı, bir sokak köpekleri bir ben, ismail bile toplamış tası tarağı yol almış... geç olmuş dedim... elimi cebime attım, sigara paketi orda... oh ne güzel...

kuğulu da banklar boş, hava yumuşamış, sabah ayazıyla gece sıcaklığı arasında bir yarım saat vardır, onu denk getirmenin sevinciyle iç cebimdeki viski şişesine davrandım, içmek biraz zamanımı alacağa benziyordu...

öylece oturdum parkın tenhasında.

kuğulu dan sıkılmışlığım ilk değildir, ama gitmeden de edemem. yürüyerek arjantin e oradan da dümdüz eve giden yol... yarısında pusulam şaştı, saat sabah 5 sularında kendimi seğmenler de buldum yine...

ıslak çimenlere uzanıp evcil canavarlarını gezdiren abilere ablalara baktım, Ankara nın ortasında çiğ düşmüş çimenlere sızan bir adam hiç mi ilgisini çekmez insanın , hayretler içinde bir sigara yaktım...

aklımdan geçenleri yazmak için geç kaldığımı biliyordum, zamanında konuşmak konusunda zaten hiç iddiam olmamıştı...

kendinden başka kaybedecek bir şeyin kalmamıştı!

ne demek şimdi bu dedim...

her şeyi berbat ettin bu kadar ağdalı söylenir mi sarhoş bi adama diye geçirdim içimden.

selçuk!!
selçuk!!

derinden birisi adımı çağırıyordu, uyumadığıma eminim, ama gözlerim kapanmış...
ne işin var burada dedi...
nerede olduğumu anlamam zamanımı aldı, boş boş baktığımı şimdi tahmin ediyorum...
kötü görünüyorsun dedi.
uyku tutmadı dedim, belli diye gülümsedi...

bekle burada geliyorum birazdan...

bekledim. zaten başka bir şey yapacak durumda değildim. biraz sonra elinde kahveyle geldi . vay be dedim içimden amerikan filmi ayağıma geldi, bir de aşk başlarmış sabahın köründe iyi mi?

özgüven sapkınlığı böyle bir şey sanırım; sen sabaha kadar serseri gibi iç, barda millete saldır, evin yolunu bulamadan parkta sız, ağzın dilin kupkuru yayıl çimenin üstüne üstüne, film tadında olasılık gelip seni bulsun o kadar aberkrombi aşofmanlı, golden köpekli yakışıklı adamın arasında! pes! içimdeki Sadri Alışık ''bırak dağınık kalsın anadın mı'' diye fısıldıyordu...

noldu dün gece anlat bakalım dedi. Sesinde kendisinden etkilenildiğini bilen ama ‘arkadaş kalalım bebeğim’i hissettiren o liseli kız tonlaması vardı... ondan hoşlanmıyordum, yani özel bir şey hissetmiyordum ama bu halde yakalanmak isteyeceğim kadınlardan da değildi.

hadi ama anlat bakalım...

kahveden bir yudum aldım, starbucks amerikanosu... film bebeğim bu dedim içimden, hem de başrol sayılırsın, ne bileyim rolümün daha ben uyanmadan çalındığını! samimi değildik, arkadaşta sayılmazdık... nerden başlasam diye düşündüm, başlamamak saçma olabilirdi elimde kırk yıllık hatır senediyle, nemli çimenlerin üstünde, kıçımdaki ıslaklıkla derin bir nefes aldım...

uzun hikaye dedim...

uzun olduğu belli seni dün akşam 7 gibi bara girerken gördüm hala dışardasın diyerek gülümsedi. normal şartlarda o gülümsemeden çok etkilenmesi gereken ben devrik başrol oyuncusu hikayeyi neresinden tutup güne uygun hale getirsem diye elimi cebime atıp bir sigara çıkardım.

iki seçenek vardı ya gerçeği hatırladığım kadarıyla anlatıp elimdeki kahveyle kıçımın ıslağı kurumadan eve gidecektim ya da kurgusu doğaçlama başlayan bu sabahı hafif traşlı bir hikayeyle ölümsüzleştirecektim ama gece olanlar neresinden tutsam elimde kalıyordu.

kız meselesi mi dedi?

kız meselesi dedim içimden... bir kızdan bu lafı sanırım ilk defa duyuyordum, bana hep erkek lugatı gibi gelmiş, şaşırdım...

biraz dedim...

nasıl biraz?

yani başlangıcında bir kız vardı ama sanırım artık yok dedim...

anlıyorum dedi...

gerçekten anlamış olması olasılığından tedirgin oldum, bir gecede değişmiş, barbarlığı ve hanzoluğu yüzüne yer etmiş bir adam olmuş olabilir miydim gerçekten?

kavga ettiniz, sen de sabaha kadar içip burada sızdın...

derin bir oh çektim. benim yüzüme yapıştığını sandığım şey aslında benim olmayan, sevgili ardından derbeder olan delikanlı sıfatıymış meğer...

öyle dedim...

boşver desem de boş biliyorum dedi... insan acısını yaşamalı...

eyvah dedim, eski sevgilisinden başlayıp aslında en yakın dostunun köpeği olduğunu anladığı o tuhaf güne kadar gider bu hikaye...

öyle de oldu... rolüm çalınmıştı hem de gözümün önünden ve gözlerimin içine bakıla bakıla... zaten sevgilisinin eski sevgilisine saldıran adamın hikayesi ancak bir orta boy amerikano edecekti, ben ne sanmıştım ki?

bütün hikayeyi dinlemeye hazırlıklı değildim ama kaçacak hiç bir boşluk bırakmamıştı bana...

arkadaşım yanılmıştı...

kaybedecek bir şeyim daha vardı, hikayem...
ve onu da kaybediyordum işte...

gece boyu rezilliğimin doruklarında dolanırken sabah başka bir hikayenin dinleyici katılımcısı olmuştum...

başım zonkluyordu...

kahvesini elinden alıp kapağını açtım, içine biraz viski koydum. kahvemi çimenlerin üstüne bırakıp içkiden bir yudum aldım ve dinlemediğim hikayeye ortasından dalarak n' olmuş yani dedim?

adam pekte haksız sayılmaz bence...

adam mı?

değil mi?

sen hiç ece adında adam duydun mu dedi özverisine tecavüz edilmiş sevgili gibi!

içimdeki mirkelam ''ne kadar ayıp, naaptın asuman'' diye bağırıyordu

sen hiç ece ayhan ı duydun mu deyip az önce aldığı mataramı kaptım elinden...

arkama bile bakmadan elimdeki kahveyle kıçımın ıslağı kurumadan evime giden yolda yürümeye başladım....


msd

seni bulacam!

http://kehkehkehdiyegulenadam.blogspot.com/


bence tekrar bakın, beni izleyen herkes, bu adamı izleyin, okuyun, okutturun!!!

severmiş

evde yalnız
martı boşlukları
okuduğum bütün dualar
gökyüzünde
yarım
sonsuzlukta asılı bir kaç ayıp
dolaşıyor odaları
böyle yağmurlu günlerde
ben
boş bir sokağın
bütün kapı zillerine
kendi adımın
baş harflerini yazarım…


msd
eylül 2010 ankara

hiç

bir gün gelecek
biz artık
ne erguvanlardan
ne de ormanlardan
bahsedeceğiz
içimizi burkan
ne kadar
hikayemiz
varsa
hiç
geçemediğimiz
sularımıza
dökeceğiz



msd/ankara

4 Eylül 2010 Cumartesi

devam

Yoksulluk

Bu gece tanrıdan bahsetme bana, kimsenin gıyabında konuşmayalım, günah diyorlar. Pencereler kapalı, yazı kışa sürmüş şehir, kimsesiz su birikintilerinde aramaya devam mı etmeliydim cebimden düşürdüğüm seslerimi? Yazdığım mektupları kendime yolluyorum, akılsız ve soluksuz geçip gidiyor günler. Caddeler ve insanlar bizi özlüyorlar mı gerçekten, bu şehir o sevdiğimiz adamların şehri mi hala? Meyhanelerinde ağladığımız kaç gecemiz varsa vazgeçtim. Şehri ıhlamurlar yüzünden terk ediyorum…

Sefer

Bir gece daha kalalım, belki söyleyecek bir şeyleri kalmıştır ağustosun… bildiğimiz şarkıları mırıldanalım, kediler ve parklar geçsin kitaplarımızın sayfalarından, hiçbir kimse benim kadar yazmamıştır parkları, hiçbir kimse bu kadar saymamıştır yollarını bu şehrin, öyleyse tek bir gece daha kalalım, mutlaka gösterecek bir şeyi daha kalmıştır ağustosun… sokağı bir anlaşmazlık yüzünden terk ediyorum…

Tarife

Yaklaş, konuşmak istemediğim şeyler var seninle… yaklaş ki aklım karışsın, konuşamayayım… eskiciler ve başka ülke pulları… zarflar burada da mektuplarımı ne yapmışsın? Yaklaş ki sormayayım. Bir hesaplaşma, bir iç kırgınlığıdır gözümden savrulan, kendi elimi daldırıp kaburgamdan içeri bahsettiğin tanrının seni yaptığı parçayı söküp atıyorum ben den. Şimdi başka bir tutsaklık bulmalısın savurganlığına… seni bir özür yüzünden terk ediyorum…

Yol

Uyandığımı varsayarak koyu bir kahve söylüyorum kendime, kediler ve ölüler bilmediğim bir oyuna tutuşuyorlar tekkemin bahçesinde. Şeyhim adi bir suçluymuş meğer, ne kuralı kalmış bu mezhebin ne elle tutulur bir öğüdü. tanrını bir güvensizlik yüzünden terk ediyorum…

Tabla

Beni bul… bıraktığım mektupları seyyarcı çocuklara ver, sakız falları gibi sarsınlar simitlerini, şehrin bütün çöp kutularına dağılayım gece olduğunda. Kendimi bir mektup yüzünden terk ediyorum…

msd

3 Eylül 2010 Cuma

kimin tarafındasın?

bunca şeyden sonra,bütün o olanlar ve yaşananlardan sonra o nun üzgünlüğüne üzgünüm dedim...

özgüvenine hayranım ama
muhtemelen senden daha iyisini bulacak,hem de her açıdan dedi...

sonra bir yudum daha aldı içkisinden,konuşmadık.

film karesi gibiydik,ben başrol değildim.

msd

tek yön

soğuk…

Mevsimle alakası kalmamış günün. yazmak susmaktan farklı değil gibi geliyor böyle zamanlarda.. tutarsızlığını hissettiğim bütün yol ayrımlarını seslere bölüyorum. Uygunsuz bir hikayenin ortasındayım, kahve ile şehir arasında bir yerlerde… Yaz başında sesi tutulmuş meydanlar geziyorum, insanlar meydansız kalıyorlar kendisi olamayan şehirlerde… Birileri sürekli sorular soruyor, susmakla yürümek arasında sıkışıp kalıyorum, yüzümdeki karışıklık hiç bir bilmeceye cevap olamıyor böyle günlerde… Kendimi bir anlaşmazlık yüzünden terk ediyorum…

yol…

İki şeyi düşünüyorum. bütün şey leri iki şey le türetiyorum sonra… olduğum şey olacağımı sandığım şey i sobeliyor, yol(cu)luklarım ben i bulandırıyor böyle zamanlarda… Aklımı bir taşıta yüklüyorum tedirgin bir cisimleştirme çabasıyla , kimi en çok seviyorsam onun yanında kalıyor sıcaklığım, aklımı resmedecek bir tual bulamıyorum… Uzakları ve yakınları anlatıyorum çocuklara, şarkıları ve tarih yazıcıları, yollar uzun sürüyor, gitmeyi kalmaktan çıkardığımda geriye bütün bir hikaye kalmıyor… kendimi sabırsızlığım yüzünden terk ediyorum…

kitap

çantalar dolusu kitap boşaltıyorum denize rüyalarımda, bir doldurma yol, bir nefes aralığı yaratabilmek için, asma katlar çıkıyorum tedirgin uyku(suz)luklarıma, benim olmayan nöbet ler geçiyorum yaz tutulmalarında… Tuttuğum şarkıları kimseler ezbere bilmiyor. Yüzüm diyorum, ellerim acıyor, bağırmakla boğuşmak arasında kararsız kalıyorum, kedi ikinci intiharına hazırlanıyor… Geç alınmış bir haber sonrasına ilikliyorum mevsimi, içim yaz oluyor saçlarım alkol ağırlığı… kendimi kalabalığım yüzünden terk ediyorum…

masal

saat gecenin geç i… anahtarlarımı çıkarmaya üşenip arsızlığımla açıyorum kapıyı… tanıdık bir ses, ufacık bir ipucu arıyorum salonda, cinayetime sebep bulamıyorum eski bir film afişinden başka, öylece çöküveriyorum kanepeye, kedi bir bardak rakı daha getiriyor… bu sefer diyor yalnız benim için iç, sonra çöküveriyor çocukluğumun üzerine… uyumaya yakın annemi anımsıyorum… hep son haliyle geliyor gözümün önüne, bulanık, tanıdık, gözlerimi siliyorum, susuyor, aynı yeşillikte uzatıyorum yüzümü dizlerine… yaşlanmakla yıpranmak arasında şaşırıyorum… anlattığı masalları düşünüyorum, geceleri uyanıp nefesini dinlemelerimi, sahipsizliğimi kabullenmelerimi soruyorum, gözlerimi silecek bir bahanem kalmıyor… annemi düşkünlüğüm yüzünden terk ediyorum…

kedi

arsız bir varolma alışkanlığıyım, tek hecelik isimler türetiyorum gece yarılarıma… gecelerimi sevmiyorlar, başka adamları arıyorlar telefonlarıma, susuyorum. içtiğim ilk sigarayı arıyorum, telesekreter çıkıyor, doğumumdan kalan lekeleri soruyorum arkadaşlara ’yüzün’ diyorlar, doğduğun gün yanındaydı… susuyorum… kedi bir bardak rakı daha getiriyor… kediyi bir suskunluk yüzünden terk ediyorum…


msd/ankara

1 Eylül 2010 Çarşamba

...

kızılkahve bir esinti var sanki
eylül sen mi geldin?

nurun

http://nosmustamittovivoen.blogspot.com/

böyle yazmak güzeldir...

31 Ağustos 2010 Salı

buluş yaptım

kitle imla silahı! bence çok iyi olurdu!

sevce diye bir şey de bulmuştum, cümle içinde kullanmak daha nasip olmadı.

bikaç şey daha bulduydum, aklıma geldikçe yazarım ama bi yerlerde izinsiz kullanırsanız yakarım! şaka şaka bi'şey yapmam.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

kardeşime...

biz bütün bu hayatı iki omuzla yüklenmiştikte
şimdi sen kendine yer bulamaz oldun bu kentte
olsun
bu ev
bu sokak
bu kediler
bana seni soracak
olsun...
gitmek istiyorsun
gideceksin
oysa ben
sensiz bu şehri hiç bilmemiştim
olsun...
çocukluğumuz bir bozkırda geçti
sonrası bol yağışlı ve bir mevsim normaline iliklenmiş
babamızdan muzdarip
iyiliği
varlığı
yokluğu
ve sus luğu da bildik
olsun...
şimdi sen bu şehre sığamaz oldun
olsun...
gidiyor musun
git
kocaman bir mutluluk yüzüne yapışsın
öyle güzel
öyle seni anlatır...
olsun...
ben
bu şehri sana anlatmaya
devam ederim
olsun...


kurbağalar Aslı...
parklarını benim kadar sevmedinse de bu şehrin
sana edip okuduğum bir köşesini
hep hatırlayacaksın o denizli sokaklarda
ki biz zaten fazlasından hak koymamıştık birbirimize
şimdi sen bu şehirde
olamaz olmuşsun da
bana gitmek diyorsun
olsun...


git

sokak
ben
kediler
ve mevsimler
perdelerimizi
sokmam evden içeri

gitmek diyorsun
git...



olsun...



msd
ankara
bunaltan güneşten fazlası da olabilirdi avuçlarımda, sen tehlikenin farkında değildin henüz.

oysa ben en çok akşam üzer'leri asabiyete keserim, bilmiyordun.

sert bir rock şarkı, boğazımdan geçişi canımı yakan içkiler gibi yakıcı bir şey hissediyorum bugün.

yaşlandın deme, hala sarhoş olup sokakta dövüşecek cesaretim var!
çocuk
ışıklarını vermişsin şehre de
kimse bir teşekkür etmemiş
tek başına beklemişsin
sabahlarını yaz soğuklarını sabahlarının

ipsiz
tutunmadan düşmüşsün ortalara da
kimse nereye dememiş

kedi nin uykusu

Çok kalabalık yazıyorsun dedi...

Anlaşılmak için değil, anlatmak için yazıyorsun çünkü.
Yazmak için yazıyorum dedim. Anlatmak hatiplerin, anlaşılmak peygamberlerin işiydi...
Sesi çatallaşmıştı, sakalları uzamış, saçları karışmış... Yüzü yorulmuş, parmak uçları bana dönmüştü, duvarda asılı duran resmi şiir gibi bilirdi, ezberinden okurdu bazı zamanlar... Kar yağınca susardık, şehirle hasımdık, insanlarla sırnaşık, evlere yabancıydık. İkinci kıştan sonrasını saymadık. Terk edişlerimizi saymadık, geri dönüşlerimizi, eşikleri, insanları saymadık... Ben yazmak için yazıyordum çünkü...

O resimleri ezberliyordu. Kışı sevmiyordum, kediler kayboluyorlardı, o kadar kedi nerede saklanıyordu? Anlamıyorduk. Susmak iyi bir fikir olabilirdi, konuşmakta... Yürümek, koşmak, bulmacalar... Hepsi anlaşılabilirdi... Bir tek yoksulluğu anlayamıyorduk, ne tuhaf bir şeydi mahrum olmak, yok olması...

Saymayı bıraktığımız kıştan iki bahar sonra kitaplarımı yaktım, ardından fotoğrafları, yaz boyu başka raflarda tozlandım... Kedi kış başında diğerleriyle beraber bizi terk etti... öyle sessiz sedasız da değil, sert bir biçimde gitti. Kör bir kedinin yıldızıydı artık Aralık... Bütün kış oturduk, hiç sobamız olmadı, yanmayan bir kalorifer yanan bir sobadan daha iyi değildi elbet ama sevmiyorduk yorulmayı...

Yılın soğuk yüzü hikayelerle geldi, dörtlüklerden fazlasını yazamadım. O cam kenarında oturdu, ben kapıya yakın... kedinin dönmesini bekledim. Bazı günler kar öyle uzun yağdı ki gökyüzü iki gün hiç kararmadı. Her yer buzla kaplandı, caddeler ıssızlaştı, insanlar uykuya daldı, hayat yavaşladıkça yavaşladı... şehir kış başında kör bir kedi tarafından yarı yolda bırakıldı...

Güldüğümüz zamanlarımız da oldu, ağır ağır soluduk, her yan is kokuyordu. Güzel filmler izleyesimiz vardı, filmleri eskiciye verip bir kaç çamaşır mandalı aldığımızı unutup saatlerce kaset aradık... bulamadık...

Çok kalabalık yürüyorsun dedi.

Varmak için değil, kalmak için yürüyorsun çünkü...
Yürümek için yürüyorum dedim... Varmak yolcuların, kalmak esnafların işiydi...
Ben canım istediği için yürüyordum... O geçen kış bırakmıştı adımlarını saymayı, okumayı unuttuk, yazmaya boş verdik, susmayı beğenmedik, konuşmayı beceremedik... Kör bir kediye sebep olmuştu kış, huzursuz etmişti... Bahar sağır bir kediyle geldi, inadına günlerce konuştuk...

Onu yanlış anlamıştım, kediye kızmıyordu, şehire ya da mevsime de kızmıyordu... Bütün öfkesi banaydı. Benim suskunluğum yüzünden gitmişti kedi, ben resimleri sevmiyorum diye... anlamıyorum diye... sıkıldığı için... İstemese de kızıyordu bana, düşünmeden edemiyordu...

Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti, mesafeliydim, ya da endişeli ya da korkuyordum düpe düz... Fark etmez... Çocukluğum kedilerden uzak geçmişti... Sanki geçmişe inat kaçıyordu kediler evlerimden, sağırı kaçıyordu, körü kaçıyordu, yavru olanı ölüyordu... Hayat intikamını benden kedilerle alıyordu...

Gitsinlerdi... Özlemiyordum...Ben kapıyı gören koltukları seviyordum, bundan kediye neydi?
Yaz başında O da gitti... şehri terk etti... şehir yaz başında bir adam tarafından terk edilmişti...


m.s.d
beş kasım ikibindokuz /Ankara
(Baransel' e ve kediye yazılar...)
elleriBeyaz.yineBeyaz.yineBeyaz yine yazsın!
hayatına sahip çık çünkü sonunda bir tek o kalacak elinde!

27 Ağustos 2010 Cuma

http://rubaiceleme.blogspot.com/

http://rubaiceleme.blogspot.com/

uzak olur

uzakları ve yakınları...
deniz aşırı uzak larda düşünmek
gecenin ayyukunda,
dar olur...

geniş ülkeler düşleriz evsizliklerimize
ki
vatanlarımızı da azad etmiştik
en başından

o düzlüklerde bir orman olmak
zor olur...

ellerindeki kesikleri
ve
biriktirdiğin oyuncakları
kime vereceğini bilemezsin

vermek
almak gibi değildir
gözünde büyür gözünden düşürdüklerin
böyle zamanlarda
dili başka filmlere ağlamak zor
o filmlere asılı kalmak
uzak olur...



eda'ya...
msd
ağustos2010

26 Ağustos 2010 Perşembe

kıskanca

''sesin
ek yerlerimden parçalı bulutlu''


böyle bir şey yazabilmeliydim bir kere olsun.


http://nosmustamittovivoen.blogspot.com/

reklamlar 2

izlenilesi bir ortam daha buyrun efendim;

http://pepperfurnivalistanbuldanbildirdi.blogspot.com/

kıymetimi de bilin. sizin için bu takipleri yapıyorum:)

reklamlar

http://kehkehkehdiyegulenadam.blogspot.com/

bence izlemeye başlasanız iyi edersiniz.

belki bir sayfa da benim için...

beni bir kalabalığa soruyorsun. tek başınalığın bir sert demir parçası gibi, fırlatılacak kadar büyük değil, morluklarını geçirecek kadarsa soğukluğu kalmamış, ne bir hurdacıya satabilirsin artık onu ne de bir köşesine koyabilirsin evinin, hiç giymeden sakladığın gömlekler gibi asılı kalacak işte dolabının bir ücrasında.

beni bir yokluğa soruyorsun. bugün sahip olduğum ne kadar olumsuz ön ekim varsa ellerinden tutup bir çocuk parkını yağmalatıyorsun, bir abi, bir yaşı geçkin abla oluyorsun arsızlıklarına.

bir şeyler karalıyoruz ömürlerimizin en kalabalık yerlerine, mor çiçekleri konuşuyoruz. çocukları, atari oyunlarını, yazdıklarını ve durmadan yazacağını söylediğin hikayelerini konuşuyoruz.

bu akşam yağmur yağmasın, bu akşamı biz yağalım. masalara ve odaları yağalım bu akşamı. ne hikayeleri konuşalım ne de geçmişi, defter sayfaları gibi yırtıp atalım kendimizi, tek damla kanımız akmasın.

tombul ayaklarıyla bir kadın ağır ağır yukarılıyor yokuşu, gelişini kolaylamış, çocuklarını büyütmüş, büyük oğlana öğretmen bir kız arıyor, hemşire de olurmuş, vesikalık fotoğrafı cüzdanında değil cebinde taşıyor ki hemen çıkarabilsin kadın günlerinde.

mahalle sonbahara hazırlanıyor, sonbaharda da yapsak ya temizliği, yoksa soğuk mevsim diye mi mesafeli duruyoruz sonbahar-kış işlerine? bunu da konuşalım bu gece olmaz mı?
bir tarafından tut bu hikayeyi, belki bir sayfa da benim için yazarsın.

msd
ağustos2010ankara

25 Ağustos 2010 Çarşamba

yaralarıma kabuk değil basiret bağlatasım var.

'ağam gelmiş harmandan, bey kızına er ister'

Yazı-nın yarışması olmaz, olmamalı!
kim neyi yarıştırıyor?
kim kim oluyor da bir şeyin iyisine-kötüsüne karar veriyor, benim cümlemi 'olmuş, olmamış, ha gayret olacak, bundan olmaz' lamak neden birilerine iş oluyor?

kim karar veriyor?

iyi niyetten şüphem yok ama fikrimi de söyleyeyim dedim.
arkadaşlarım ilgilenmişler, sağolsunlar.

bu adrese bir bakın, belki yarışa sokulacak satırlarınız vardır, hiç yoktan satır olur.

http://www.kitapkolik.net/kitapkolik-net-kitap-odullu-yarisma


bana sorarsanız yazın derim, sadece yazalım.
yayınlatacak yayıncı bulamazsak deftere yazar eşe dosta veririz.

evimde çok kitap var, onları okuyorum, iyi mi kötü mü ordan anlıyorum.

selamlar.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Turgut Uyar a...

Sana bir hikaye anlatayım ama önce avuçlarını göster bana…

Issız bir kalabalıktır hatıralarım, sırf sen nasiplenemeyesin diye sağdan soldan çaldıklarımla duvar çatlaklarıma yamanmış günlükler ve sabah kahveleri, bin yıldır aynı sandalyede oturan şehir kaçkınları, okula geç kalmış bir çocuk korkaklığıdır işte, sınıfa girse bir türlü girmese başka türlü.

Önce avuçların…

Onları bir teminat, bir peşin ödemek gibi aç önümde, bileyim ki avuçların boş.
Çizgilerinden bir yaşamak, renginden bir geçmiş çıkarayım…
Ama önce avuçların…

msd/ağustos2010
giresun

22 Ağustos 2010 Pazar

' uzaktayım ' diye yazdım bugün bir arkadaşıma, sonra düşündüm, güldüm, garipsedim kendimi.

yazıyorum hala evet, ama deftere... uzaktayım.

20 Ağustos 2010 Cuma

martı bayramları

bu şehir
en çok arka sokaklarıyla vardır
çünkü ya deniz
ya dağdır
bu şehirde yaşamak
bir uçsuz bucaksızlığı
anlamaktır

geçerken
martılarını ve bayramlarını
bir çocukluk
kimsenin bilmediği renklerimi
sürerim denize
çünkü bu deniz en çok
kimsenin bilmedikleriyle ortadadır

ortalık yerinde bir çarşı
çarşıyı doldurmuş
kalabalık
bir yaz

bir hikayeyi anlatıyor kaldırım taşları sanki
ben öyle durmuş
denizi seyrediyorum
bir şey bekler gibi
gemilerin geçişine mutlanıyorum
gelmiyorum
hiç bir geleni karşılamıyorum
ne gidiyorum bu şehirden
ne de yerlisi oluyorum

bu şehri
ben
en
çok
sonbaharda
seviyorum…

msd
ağustos2010
giresun

18 Ağustos 2010 Çarşamba

menekşe gözler

Sana eşlik etmeyi çok isterdim ama uyuyakaldım. Ne tuhaf, bütün ilk gençliğim sabaha karşı siyah beyaz filmleri beklemekle geçti.

Fatma Girik değilsin, gözlerin kahverengi… Türkan Şoray değilsin ki üzülme kimse değil!
Senin neyine aşık oldum ben?

( Ah Fatma ne yaptın sen yine?
Her şeyi berbat ettin. Bu adam ne kadar içse yeridir şimdi.
sabahın bu saatinde, herkesin gözü önünde böyle terk edilir mi insan? ne dedi sana film başlarken; ben senin bildiğin erkeklere benzemem demedi mi? Sigarasını iç cebinden çıkarıp ayıpmış gibi yakmadı mı? ne diye iki saattir orasından burasından çekiştirip duruyorsun adamı? ne diye çok içiyor, eve geç geliyor diye dır dır ediyorsun? derdini soruyor musun? ne olacaktı? ne sanıyordun yani?
Sadri içli çocuktur, rakıyı sever… pavyona gider gözünü çevirip Allah kuluna ilişmez,
mahallenin yanık sesli delikanlısıdır. Bir aşk yaşamış evvelden, bütün mahalle el birliğiyle susar… kolay mı sanıyorsun bu işleri sen Fatma! Bir günde düzelir mi o göz altı torbaları? kotası mı var sanıyorsun aşk acısının?

Bence sen geç olmadan eve dön Fatma, ilk gün yaptığın gibi üstünkörü bir temizlik, bir kap piyaz yap, ne biliyim bir ufak rakı al bakkaldan, beyaz peynir kes, masanın üstüne kasımpatı koymayı unutma sakın e mi! Eşektir Sadri, sen olmasan bilemeyecekti evi çiçek bahçesine çevirmeyi, sen uyma ona Fatma ne varsa hayallerinde tuğla gibi ör Sadrimin üstüne çabucak, gariban nasıl olsa ses etmiyor. Ne kadar ihtiyacın varsa o kadar sevdir kendini Fatma, korkma bütün mahalle el birliğiyle susar sen gidince.

boşuna uğraşma Fatma, Sadri’ den rol çalıyorsun işte! Senin masan daha kalabalık diye acın daha mı büyük sanıyorsun? Ya Sadri tek başına içmeyi seviyorsa? Ya artık geceleri anlatmak istemiyorsa? Bunları düşündün mü hiç Fatma?
Sadri bu gece gelemeyecek, belli oldu… ben de yatayım artık… sen de gelmezsin ama n’olur n’olmaz diye anahtarlar eski yerinde Fatma…)


msd

17 Ağustos 2010 Salı

masal

-ama ben zaten hep yanlış zamanlarda konuşurum, hesap vermek gibi gelirler geçmişle gelecek kol kola.


en önce hangisi sönecek bu sokak lambalarının
bir daha kime böyle masallar anlatabileceksin...
parklara dadanalım istersen
seninle
öğle vakitleri bu şehir
dumana ve buhara bulanıyor
peki ya ölme vakitleri neresinde saklanıyorsun

sussak ya böyle biraz
deniz olmasa da gemiler geçirsek ya bir yerinden gecenin
öğrenci evleri ve ucuz yolculuklardan elimizde ne kalmış
nelerimizi paylaşmışız da sessiz
alacaksız kalmışız bir başımıza.

msd

16 Ağustos 2010 Pazartesi

baransel' e

bak..
ayaklarımızın altında dünya.. artık gerek yok sözlere ya da susmalara, bu seyir bir yere varmak zorunda değil.. biz çoktan anladık geçmek liğimizi...

bak...
yüzümüz, bizim değil, kim en çok susuyor tepelerde?
çok sofralarımız oldu bizim.. çok susmalarımız... sonra gece oldu, sonra gündüz.. deniz de oldu, dağ taşda..

otur...
sağ başından say şimdi yokluklarını, elindekilerini al, olmayanlarına böl... deniz kıyısı içmelerini çıkar sessizliğinden...

kaç metreydi sahi o tekne?

Gerçekten hep yağmura mı denk gelirdi boğulmaların?... sana diyorum... sağ baştan say artık yalnızlıklarını... boğazına düğümlenenlerinden çıkar...

ne diyordu adam, şarkı mıydı neydi o mırıldandığımız? Ne diyordu?...

bizden geçti...
sizden ne haber...


benden geçti...senden ne haber?...


msd
ankara

kar yolları kapatınca...

-eve ne zaman döneceğiz?
-sular çekilince

hepsi yalan.
sular çekilebilir, yaz geçer.
sonra kar yolları kapatır, dağlar ve yollar sır olurlar kış olduğunda bu adada.
ben bir çocuk gibi beklerim hiç gelmeyecek gemilerini senin.
sonra yaz olur, sonra sonbahar ama hiç baharın ilkini göremeyiz biz bu dört başı mamur yalnızlığımızda.
ağaçlardan bahsedersin, bir de kimsesizliğinin kıymetinden, beni kimsesiz bırakırsın yüzme bilmediğimi bilerek.

babasız büyümüşsün, adını bile başkası koymuş, yaşını soranlara küs, beni duyan var mı diye bağırmışsın geceler boyu. duyan olduysa da ses etmemişler. unutulmuşsun bu adada.


-eve ne zaman döneceğiz?
-sular durulunca

yalan.
sular durulabilir, fırtına diner.
sonra gemiler koyu kapatır, zincirlerle hapsederler bu sefer bizi birbirimize, kayalıklar ve akarsular sus pus olurlar, sen sus olursun, ben susmam.

mevsimleri unuturuz, geldiğimiz şehirleri, insanları, gölgeleri, arkadaşları ve sevgilileri unuturuz da bir tek akşamları unutamayız bir de erguvanları.

kuş bilirdim onları derim, sinirlenirsin.

tembelliğimden başlarsın, sarhoşluğumdan geçerken uyuyakalırsın kumların üzerinde.
üzerini bir kıskançlıkla örterim, yazdıklarına düşman, ateşe yakın okurum gizlice, şeytanlarım tutar elimden, ellerimdekilerinden, atamam ateşe seni, tekrar yazarsın da bir gece daha ölmek şansım olabilir sayende diye. sırtın dönük selamlarken ağaçları uykunun tedirginliğinde ben ateşi söndürürüm karanlıktan korktuğumu unutarak.
Uzun, bildiğim hiç bir şekile benzemeyen bir sahile kayalıkların olduğu tepeden bakıyorum. Sanki benden başka nefes alan kimse yokmuş gibi içim ürperiyor. Bir de ağaçlar, onlar bile bırakmış sanki hayatı. Burada yaşamak uzun bir ölme biçimidir diye düşünüyorum.

Eve ne zaman döneceğiz diye sorduğumda sular çekilince diyeli bugün neredeyse iki ay oluyor. Zaman böyle bir genişlikte geçip gitti işte.

Uyusam, kimse anlamaz öldüğümü. Şimdi bir köy evinin ahşap merdiveni zaman. Kimsesiz, gıcırtılarıyla büyüttüğü çocukların çocukları olmuş. Yazdan yaza hatırlanıyor kalabalıkları.

Ne oldu bize? Biz sonsuzluğa yerleşeli ne kadar oldu? Bu adaya, bu sahile, bu sessizliğe ne oldu?

Günlüklerden konuştuğun bir geceyi hatırlıyorum, ‘ içinde özelin var diye, gündelik olmaktan kurtaramazsın bir günceyi ‘ demiştin. Şimdi eskisi kadar ciddiye almadığıma şaşırıyorum seni. Ya da eskisi kadar umursamadığıma söylediklerini. Hepsi birmiş gibi geliyor sonunda.

Yapmacık, uyumsuz, dikkatle incelediğimde rahatsız eden bir tarafı var bu sahilin. Anlatması zor, yalnızca ikimizin bildiği, hiç bir nota, hiç bir mektuba, hiç bir huysuzluğa konu olmayan, olmayacak, asla saklandığı yerden çıkmayacak bir yüzsüzlüğü hissediyorum, hissetmek göstermeye yetmiyor. Belki yeterince istemiyorum. Dedim ya; sen de bir parçasısın bu sahilin, hepsi birmiş gibi geliyor sonunda.



msd
bu gece necati,
daha fazla içmeyeceğim. çünkü başımı sokacağım bütün evleri yağmalamışlar, kapı numaraları okunmuyor apartmanların.

msd

13 Ağustos 2010 Cuma

yeni başlayanlar için japonca

yeni başlayanlar için japonca gibiydin
o kadar karışık
o kadar uzak
doğumda yalnızdım
batımda bir şarkıyım
biraz tedirgin
bir dil kursundayım


*cenk taner

11 Ağustos 2010 Çarşamba

düş

bir gece çıkarmıştı
kağıt kesiklerinden
yüzü gülmüş
anlattı geçen günün
hikayesini
bardağı sıkı sıkıya tutmuş
belki de ondan


bu sıcaklar
dedi
eskitir adamı

düşüşlerini saymış
kendinden
gözünden
düşünden
ve
elinden düşenlerini
üşenmemiş
yazmış
sonra o kağıtlarla
vücuduna
kan yolları açmış

tek bir bilen yok
grubunu kanının
sorup soruşturuyoruz
ziyan etmeyin
diyorlar

güzel gelen
nerem varsa gözüme diyor
acıyor anlıyor musun


msd

10 Ağustos 2010 Salı

1.

biz bir geçtik
öylece kalakaldı zaman
nutkunu dizginletmiş gibi
sanki


(öyle geçmişiz işte ağustosun deliğinden...)

msd

6 Ağustos 2010 Cuma

ihtilal

ya silsinler bu metni
duvarlardan
ya da
vurulacak bir kaç adam daha
göstersinler
ensesinden
öyle kaldırım boyunca
hareketsiz
çünkü biraz daha
sahipsiz kalırsa elimdeki
tabanca
bu şehrin bütün
elektrik direkleri
faili meçhul bir
cinayete konu olacak

ya çıkarsınlar
iskeletimi etimden
ya da bu yaz
hiç beklenmeyen
bir şeyler olacak

hızlı trenler
kolçaklı saat dişlileri
bu şehrin son ve en yaşlı heykeli
bir el hareketimle
yerle bir olacak
bir olduğu yerden
iki devrim çıkacak

gökten düşen elmaları
gözü dönmüş itler gibi
dişleyeceğiz

söksünler şu işe yaramaz
iskeletimi etimden
yoksa
bu gece bu şehirde
lüzumsuz bir isyan daha hunharca
bastırılacak
sokaklar karartılacak
çocuklar kovalanacak

ya söndürsünler
bu yangını
ya da
bu gece bu şehirde
bir şey olacak


msd
ağustos 2010
ankara

4 Ağustos 2010 Çarşamba

öykü

sonra
denizsiz bir şehirde
park fıskıyelerinden
fallar açıyorum
sabahlarıma
sen
sakın
yapma


msd
ağustos2010
ankara

nüfus planlaması ve bir köpeğin aşk hayatı üzerine

ülke : türkiye
şehir : ankara
semt : kavaklıdere
mekan : sekans
tarih : dün gece


aziz eski sevgilisinden bahsederken şöyle dedi;
hayatı algılayışı bu onun,
futbolda pis burun,
voleybolda hep sımaç.
orta karar, uzlaşmacı bi hatun değil,
napalım o da böyle.

işte böyle adamlar oldukça etrafta, stadlardaki kadın popülasyonu hep az kalacak.
kişiler ve mekanlar, kurum ve kuruluşlar, içilen biralar, sonra şat yapılan viski ve tekilalar, ağlayan kadınlar, hep belli bir sayıda olacak.

mantıklı bir nüfus planlaması yapmaya can atsakta gerekli ölçüde zihinler bulanmayacak, garsonlar dahil herkes arkadaşın olduğu için asla istediğin bardakta içmek lüksün olmayacak, düşün bu bile lüks sayılacak.

kimse kim işte, matriks sevmiyorsun ki zaten. inan zerre kadar umrumda olmayacak.
nerdeydiniz sanal bey, gözlerimiz hep yollara mı bakacak. al biranı zıkkımlan, nurun hanım bu gece aramıza katılamayacak yazar kadrosundan mörfi yi çağırdım uyuz itinin seks hayatını anlatacak.

işine gelmeyen gider! bundan sonra herkese isyan edilip, herkese posta koyulacak, adam olunacak ulan, adam olunacak!

bir kadeh daha içeceğim,
sonra telefonumu al elimden ve kapat lütfen çünkü şimdi karşında duran bu efendi, bu naif adam birazdan sapıtacak, sevgilisini arayıp bağıracak, bestekar a gidip kavga çıkaracak, ne kadar sokak köpeği varsa hepsini ısırmaya kalkacak, baytar dostlarına güveniyor, kuduz aşısını onlar vuruyor sanarak göbeğini açacak.

bir kadeh daha içeceğim,
sonra telefonumu al elimden ve kapat lütfen çünkü şimdi karşında duran bu sarhoş adam birazdan sana bir kadının berbat hikayesini anlatacak!


msd
ağustos2010
1.
dudağının kenarındaki
bu
zorlama tedirginlik
bir yerden mutlaka
ele verecek kendisini
o yapmazsa
sen yaparsın
çünkü sen her şeyi
zorlamaya
alışmış olansın

2.
cesaretin varsa
atsana beni
omuzlarından
at da
göreyim
dünyan
kaç bucakmış!

3.

4.

.

.

.


msd
ağustos2010
an(a)kara

yaz durağı

temmuz güzeli bir yaz
geçti
kirazsız, kıpırtısız, kedilersiz
uzunca geceler rengi solmuş
korkuluklarda
sessiz masalarda
birikti.

bir ses, bir umut
bir hatırlanmak endişesi
gelip
uykumun en güzel yerinde
alnımın ortasında
depreşti.

temmuz güzeli bir yaz
ama
öyle
boylu boyunca

geldi..
ve..
geç(ti)..



msd



ağustos2010
ankara

3 Ağustos 2010 Salı

karafaki

Yoksa ıskalamış olabilir misin en güzel şarkıyı
Daha önce hiç dinlemediğin
Sırf erken gelirim de
Gülerler bana diye
Ya çoktan gelmişsen varacağın yere
Kimse beklememişse seni
Herkes başlamışsa ziyafete
Sen sefil kalmışsan
salonun girişinde

Oysa giysilerin temiz
Ayakkabıların yırtıksız
Bir bildiğin var
Çatalı sağ
Bıçağı salim tutmayı
annen öğretmiş



msd
ağustos 2010
ankara

çaldıklarımla ben..

Büyüyünce
Bu dili de öğreneceksin
Şimdiki zamanlara hapsetmeyi
Geniş zamanlarını
Sevmeyi sevdiğin ne varsa
Bahçesinde dolanmayı…

Senden çaldıklarımla
kaç defter dolar
kaç yüzsüzlüğü
görmezden gelirim sen yokken
Neler söylerim
nelere içerlerim
nerelerden geçerim bu yoklukta ben
bir bilsen…


msd

ağustos 2010
ankara

2 Ağustos 2010 Pazartesi

anasını ağlattınız cümlelerin
iki oyun, iki ilginçlik olsun diye!

hüküm hali

neden zaman geçmez?

çünkü zaman
geçen bir şey değildir
biz çok bilmişliğimizi geçiririz o nun üzerinden
aslında bizizdir geçen

neden zaman geçmez?

çünkü zaman düz bir çizgi de değildir
nereye baktığını kimse bilemez
tekinsizdir
ensesinden vurur insanı
kurşunları ısırırsın tersten
yutmaya cesaretin yoksa

zaman
geçiyor işte dersin

oysa zaman geçen bir şey değildir
bir göz aldanmasıdır o
bir yalancı şahit
bir yanlış hükümdür
bir hükümsüzlük halidir o zaman

geçen bir şey değildir o
aklını başına topla
o isterse değen
istemezse öldüren bir şeydir
ama zaman

asla geçen bir şey değildir



msd
ağustos 2010
ankara

yine

kendimi bir çok şeyden öldürebilirim
bu tabureden düşebilirim mesela
bir karış suda boğabilirim
ya da evinin önüne gelirim gece yarısı
sokak köpeklerin dişlesinler etimi diye

bütün bu umursamazlık beni öldürebilir
sen inanmasan da
sonuçta her çıkmaz sokak
kendine açılır
dönüp bakmasan da

29 Temmuz 2010 Perşembe

http://godotyamektuplar.blogspot.com/

'kar yolları kapatınca'

-eve ne zaman döneceğiz?
-sular çekilince

hepsi yalan.
sular çekilebilir, yaz geçer.
sonra kar yolları kapatır, dağlar ve yollar sır olurlar kış olduğunda bu adada.
ben bir çocuk gibi beklerim hiç gelmeyecek gemilerini senin.
sonra yaz olur, sonra sonbahar ama hiç baharın ilkini göremeyiz biz bu dört başı mamur yalnızlığımızda.
ağaçlardan bahsedersin, bir de kimsesizliğinin kıymetinden, beni kimsesiz bırakırsın yüzme bilmediğimi bilerek.

babasız büyümüşsün, adını bile başkası koymuş, yaşını soranlara küs, beni duyan var mı diye bağırmışsın geceler boyu. duyan olduysa da ses etmemişler. unutulmuşsun bu adada.


-eve ne zaman döneceğiz?
-sular durulunca

yalan.
sular durulabilir, fırtına diner.
sonra gemiler koyu kapatır, zincirlerle hapsederler bu sefer bizi birbirimize, kayalıklar ve akarsular sus pus olurlar, sen sus olursun, ben susmam.

mevsimleri unuturuz, geldiğimiz şehirleri, insanları, gölgeleri, arkadaşları ve sevgilileri unuturuz da bir tek akşamları unutamayız bir de erguvanları.

kuş bilirdim onları derim, sinirlenirsin.

tembelliğimden başlarsın, sarhoşluğumdan geçerken uyuyakalırsın kumların üzerinde.
üzerini bir kıskançlıkla örterim, yazdıklarına düşman, ateşe yakın okurum gizlice, şeytanlarım tutar elimden, ellerimdekilerinden, atamam ateşe seni, tekrar yazarsın da bir gece daha ölmek şansım olabilir sayende diye. sırtın dönük selamlarken ağaçları uykunun tedirginliğinde ben ateşi söndürürüm karanlıktan korktuğumu unutarak.




Kader sokak
Temmuz 2010

28 Temmuz 2010 Çarşamba

akdeniz

yok başka
bir yer
ankara dan

sanki
deniz var gibi
beyaz

sen
burdasın gibi
mavi...


temmuz 2010
farabi

24 Temmuz 2010 Cumartesi

hasan ali toptaş a...

fark?


Yalnızlığına akacaklar kelimelerin, o kelimelerde büyüyen yalnız dünyalara... sonra çekip gidecekler mi, bilinmez. İnsanlar büyüyecek o kelimelerin eşiğinde. Kelimelerden içeri adım atmadan kalıverecekler, bir harf olacaklar ancak bir dağ eteği misali. Belki yüreklerine sığdıramadıkları fazlalıkları bir yoksula uzatır gibi bırakacaklar oraya, o sensiz coğrafyaya.

İnsanlar gelip geçecek kelimelerin önünden. Kimi yüce bir duvar görecek ürküp kaçacak, belki bir çift göz, çıplak bir ses duyacak harflerde, soyunup bütün eskilerinden, çıkarıp bütün dikenleri etlerinden, bağıracaklar kendi içlerine. Kendi yankılarını bulacaklar, bir yabancı iken şimdi bir yağmur olacaklar evinde. Akıp omuz aralıklarından dökülecekler toprağına. Kelimeler olacak. Kelimelerin insanları. İnsanlar gelip geçecek. Gelip geçtikçe insanlar, kelimeler kök salacak, boy verecek toprağına, o sensiz coğrafyana...


kader sokak
2010

22 Temmuz 2010 Perşembe

nevzat her şeyi biliyor çünkü ismi güzel. sen daha beklemelisin, güzelleşebilmesi için isminin dualar etmelisin. nevzat mecbur değil çünkü ismi çok güzel nevzat ın. senin neyin var ? hiç!
yazı yazmak oyun değildir dedi.
sen oyun oynar gibi dolaşıyorsun satırları.
bir şey demedim.
allah iyiliğini versin dedim.

20 Temmuz 2010 Salı

bunlar benim olsun mu?

kafamı şakaklarından vurdum
olmayacak yerde gülmüştü
hem de öyle işte

siyatik diye bir şey var
bilir misin?

kışın tutar
nineler söyler
biz dağarcıkta tutmamışız

ne olmuş siyatiğe
neden kullanışsız kalmış?

kafamı şakaklarımdan vurdum
olmadık yerde atmıştı
hem de öyle işte

kafamın metresi var
bilir misin
boylu boyunca uzanır
gece olduğunda

...

hikayeden anladığın bu mu
diyorum kapıcıya

bunlar benim olsun mu diyor

bütün minderlerimi veriyorum
aidatla birlikte

makbuz diyorum
gülüyor

bu kadın siyatiğime tekme atıyor
çok gülüyor
çamaşır suyuyla seda sayan a
aynı anda maruz kalabiliyor

bir daha gelme diyorum
anahtarlarımı da geri ver!

makbuz diyorum
ansansörde eşya taşımak yasak
diyor

gülüyorum

anahtarlarımı geri versin

istiyorum
...


msd
kader sokak

yaşlılık

Yaşlılık

Bir sır gibi kaybolmuşlar
Yolları birbirinin içlerinden geçer
Bilmedikleri gibi inat ederler birbirilerine
Bütün yollardan, bütün o zamanlardan sonra
Başını omzuna, omzunu kucağına bırakıp
Papatya koklayacaklarına
Olmamış birer yaşam, kime neye göre?
Olmamış birer yaşam, kendi kibrini gösterir belki
İşaret parmağıyla savurur seni
Benliğinin yansımasının kırılıp geçtiği
Bütün o vahşiliklerden


•O kadar iyi biliyoruz ki mutluluğu; mutsuzluğu tanımak zorlaşıyor


eda acara
http://rubaiceleme.blogspot.com/

bir göz atın

http://plastikstress.blogspot.com/

19 Temmuz 2010 Pazartesi

nande

ben bu hayatta iki şeyi sevmem nande:

riya, yalan, düzenbazlık, çekimserlik... hepsini bir ölçüde severim sevmesem de bilirim, ucundan yaşarım, bazen göbeğinden.

iki şeyi hiç sevmem:

pazartesi' yi ve kaymağı sevmem. hiç sevmem. o da sevmezdi, o yüzden pazartesi' leri yazardı hep, beni bahane ederdi, kurtarılacak bi' şey varmış gibi kıpırtısız, sahte bir telaşla sarılırdı.

kimdi?
nerden gelmişti?
gidecek miydi?
geri gelecek miydi?
bunları bilemezdim, bilmekte istemezdim. bu o' ydu, o' nun cumhuriyetiydi, nasıl bencil, nasıl tutkulu.

mecburi bir sevimsizlikti haftanınki, pazartesinin suçu yok.

bu yüzden;

ben bu hayatta iki şeyi hiç sevmem...

pazar er tesi, kaymak.

nasılsa öyle

okuldu, kıştı... çok kalabalık zamanlardı.

ben her gün bitmeyen bir ısrarla onun binasının önünde bekliyordum, elimde yazdıklarım, bir aralık yakalasam ellerine tutuşturacaktım. her gün yeni bir bahaneyi çıkarıyordu çıkınımdan, her gün tokat gibi bir dörtlükle evime gönderiyordu beni... o nu dövmeye yollayacağım bir abim yoktu, mahallenin sevilen çocuğu da değildim. kıştı ve kalabalıktı. aşıktım.

yıllar öyle geçti...

yazardı, gerçek yazar ama, çok yazanlardan, yayınlayanlardandı. zamanlarımız geçti, aşıktım, çıt etmezdi, bazen bütün odaları sanki benimle doluymuş gibiydi de bazen ben sanki hiç evinin önünden bile geçmemişim gibi bakardı, oradaydım, baktığı yerde, görmezdi... beni üzerdi, ağlardım.

en çok pazartesi’ leri yazdım ben biliyor musun dedi bir kahvaltı masasında, etrafıma bakındım.

neden diye sormayacak mısın ?

sustum.

en çok dedi, seni ve pazartesi’ leri yazdım...defterlerini saklama...

büyüktü, büyüleyiciydi, büyücüydü...

kızıl saçları, mavi gözleri ve ip ince ayak bilekleri vardı, yürüdüğünde kalbim hızlı çarpardı, mutfaktaki tıkırtı, rakı kadehinin ellerindeki bakışı... güzeldi, kadındı, hem de çok...

pazartesi’ leri ve seni yazdım dedi...
çünkü yazıyı kurtarmanın en güzel yolusun sen... sen bir hafta başlamaklığı olamayacak kadar güzelsin ...

seni yazdım dedi...
defterlerini saklama demedim mi sana bak avucumun içine yazmak zorunda kalıyorum sana bu mektubu...

‘en çok seni ve pazartesi’ leri yazdım biliyor musun?’


gitti... avcunun içinde böyle bir mektupla artık yaşamamayı seçti. aşıktım, ağladım...

yazardı, çok yazardı, beni yazardı ve pazartesi’ leri, kedileri de yazardı ama ben seviyorum diye. aşıktım, gitti... artık yazmamayı seçti.

18 Temmuz 2010 Pazar

dinlemiyorsun..
bak ne çalıyor


sekans/ankara

17 Temmuz 2010 Cumartesi

ş

iki
çoğul

üç
daha bir
çoğul

farkı kalmıyor
bulaşmaya
besmeleliysen
yüzlerin kalabalığına
kim bilecek
gözünü bürüyen
kanın
kaynağını
gecenin
ortasında

dert
kişisi yle olsa
daha bir
sert
olurdu
bu çoğunluk

en iyisi
milli
takımda
olmamak
elbette

bunları diyen
kendi
ana
dili
dahil
kimseninkini
bilmeyen
birisi

ne
de
ol
sa.
.
.




msd
kader sokak
yaz 2010

15 Temmuz 2010 Perşembe

ne

ne
yapayım
elim
mahkum

yabancı
ülkedeyim

kim
konuşsa
kulak
kabartıyorum
öğrenmek
için
bilmediğim
dil’ imi

dinlemesek
ne olacak
sanki

en
iyi
ihtimal
tuvalet
kapısında
çarpışırız

ki


msd
kader sokak

raklamlar

http://naneolasimvar.blogspot.com/

bu bloğa bir göz atın bence...

iskele-sancak ya da sardunya fesleğen

bir denizimiz eksik
bu şehirde
o da olmayı versin
kediler dolaşıyor ya bahçemizde
ellerim fesleğen oluyor
öyle seviyorum yazı işte…

deniz dibinde kayalar gibi
seriniz
parkta bir kurbağa zıplıyor önünden
edip sen mi geldin diye gülüyorsun
öyle seviyorum parkları işte…

başka hiç bir şehrin parkları
böyle cansever kokmaz

başka kimseye
kurbağaları sevdirmez şairler
hele de ölü olanları

bir ölülerimiz eksik
bu şehirde
onlar da gitmiş oluversinler
ne yapalım
rakı içiyoruz ya bahçemizde
kediler dolaşıyor
öyle seviyorum kurbağaları işte...

msd
kader sokak

14 Temmuz 2010 Çarşamba

yarım bırakılmış

bak
birazdan
bir şeyler
olacak

çocuklar
evlerine
kediler ağaçlara
saklanacaklar


birazdan
gök
patlayacak
kuşlar
ve
yalnızlar
aynı
duaları
yakacaklar

msd
kader sokak

13 Temmuz 2010 Salı

bileyi

adının ilk harfini büyük yaz

bunca harfin
hangisini büyütsem
bir tarafın
eğri kalıyor
tamamını büyü(k)sem

çocuksun

gününün sonunu
beraber içelim
sonra saldıralım
sokaktakilere
sen çantamı tutarsın
ben kendimi

sokaktayım
sokak
çocuğuyum

utanırsın benden
bilirim

sen utandıkça
ben
dişlerimi
bileyleyip
kendi
etime
geçiririm

camdan
iskeletliyim

yok
kimsem
kendi
(m)
den
başka

içimde bir tünel
bit kadar değersizim
akıp giden
yolsuzluğumda


msd
2010 kader sokak

hiç bir şey

Ön bahçeye çiçekler eksek ya necati... çiçekleri çok severler.

Sıcak nefesimden uçup gidiyor, böyle zamanlarda isimleri konuşuyoruz seninle bir de olmadık şeyleri, kitaplardan uzak durma diyorsun, yazmaktan da... kim o diyorsun sonra, bunca sinirlenecek ne var?

Sinir değil de necati, bir gece olmuş gidelim artık yorgunluğu benimkisi. Biliyor musun geçmek bir hareketi anlatmaz her zaman.. o ancak bir süreci, bir çekilmişliği anlatabilir.

Sen hiç bir şeyi anlatırsın necati, keyfin yerindeyse ağlarsın, değilse susarsın.

nane olasım var

Delideki akıl, yaşamın kaşıkla verip kepçeyle alma dürzülüğüne "tezatın feriştahıyım" diyebilecek akışkanlıktaymış. Kafasındaki huni bundanmış.

http://naneolasimvar.blogspot.com/

12 Temmuz 2010 Pazartesi

mülkiyet bir yanılsama biçimidir

mülkiyet
bir yanılsama
biçimidir
unutma bunu

evet
vatansızım
doğu(mu)mdan
beri

sana ne bundan

mülteciyim
ama
sana
değil

sen beni
kiminle
barıştırıyorsun?

di' li geçmemiş zaman

odamın içinde nefes dolusu kırgınlık, hiç bir suskunluk ses vermiyor sesime.. dönüp duran bir film beynimin içinde, her kareyi fotoğraflıyorum, fonda yitik bir ses; exit music (for me)...


yüzümün ortasında derin bir hiçlik çizgisi, hiç bir yaşanmışlık ilham veremiyor yeni bir başlangıç planına. durabildiğim kadar yağıyorum evimin duvarlarına... çok eskiden izlediğim bir film geçip gidiyor zihnimden, silemediğim her şeyi vuruyor yüzüme; yamacımda uğuldayan boşluklar... herkesin bir gün öğreneceği şeyi ben de öğreniyorum.

masanın üzerinde sesi kesilmiş bir yapmacıklık, yazılmış her şeye yabancı bir ben varım.. sonucum kesinleşmemiş, bir tek tuhaf bir acı var parmak uçlarımda, yanıma alabileceğim hiç bir şeyim kalmamış, sesimi istiyorlar, küfrediyorum... kapıda ıslık gibi kesici bir yalnızlık, sayfalarını yalayarak yapıştırıyorum duvarlarıma; ...Son Kuşlar...



kalabalığın içinde üzgün bir çocuk yüzü, aklından geçenleri anlamak imkansız, yağmur ya da cinayet, fark etmiyor! her an her şeyi yapabilecek cesareti var, korkusu ciddiye alınmamak kanun tarafından bile.. Avucunun içinde kemik bir misket, 'bu sana ders olsun!' diye kazımış üstüne.. sokağın karşısındaki seyyarın tablasında eski bir film afişi; Turist Ömer Uzay Yolunda...



korkunun ecele faydasının olmadığını görmek için çok küçük yaşı, bir kalabalığın bir ölümle adlandırılmasının anlamsızlığını anlamak içinse büyük... yaşayabileceklerinin toplamı yaşadıklarının yanında eksik kalıyor, kitap bitiyor, söz susmak üzere, altını çizecek tek bir cümlesinin bile olmadığını gördüğünde, gökyüzü bir bulutu boğazlıyor... yüzüne bir damla damlıyor; seni ben ellerin olsun diye mi sevdim...




fısıltıyla söylediği her şey arsız bir kalabalığa dönüşüyor gün doğumlarında. kendi sesine küs, yüzünü bir duvar resmi gibi binlerce parçaya bölüyor... içim diyor, parçalanacak kadar bile iç değil artık.. galibi baştan belli bir rulete oturmak su serpmiyor gözlerine, duruyor ve son kez evine bakıyor, kapıyı çekerken aynı şarkı dolaşıyor duvarları; ...henüz onlar bunları bilmiyor...


zor olan yaşanmış olanları unutmak, hiç yaşanmamış olanların sadece ıskalananlar olduğunu biliyor, her gün aynı yükle yürüdüğü yolun sonuçsuz bir varsayıma dönüşmesini izliyor, yürümekle görmek aynı şey değilmiş, anlıyor.. farkında olunmaksa muamma. bütün sessizliğini sırtlayıp yeni bir rota çiziyor evine giden, paralel sokakta hep aynı ses; supergirls don t cry..



susuyor, kimse aldırmıyor.. susmak hiç bir şey anlatmıyor.. aynadaki kağıtta iki mısra;

'hangi sokak,hangi meydan buluşturur bizi
hangi yalan,hangi yasak karşılar bizi'...



di'li geç(me)miş zaman...

masanın üzerinde duran bardağa yüzü yarım yamalak yansıyordu. yansımadaki yüzü tanımadığına emindi.. bir yalana bir çok intihar mektubu yazılabileceğini görmüştü çünkü. yaşadığı her şeyin yalan olma ihtimalini gözden geçiriyordu, gözleri kanlandı.. emindi bu yüzü tanımıyordu, hiç bir ses, hiç bir koku, hiç bir şey ifade etmiyordu, kabul etti, yalnızdı. gecenin son şarkısı çaldığında sarhoş olduğuna emin oldu; benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım...



bu ben miyim diye sordu, sonra güldü kendine bunca soru arasından bunu mu seçebildim diye. her soru bir cevapsızlığı, her bilinmeyen bir intiharı, her mektup bir inzivayı getiriyordu beraberinde.. bütün sorulara tek bir cevap buldu, bütün cevaplara tek bir yüz, bütün yüzlere tek bir ifade kondurdu. paramparça edilmiş bir fotoğrafın pişmanlığıydı evini dolduran; anıların ne suçu vardı? pencereyi kapattı, çocuksuz arka bahçeye baktı uzun uzun, kedinin ıslığında yine o şarkı; Sana Dair...



bütün duaların tek bir gökyüzüne yansıdığına inanmak için uyandı, hayatım diyordu, pekte yıpranmış görünmüyor aynadan baktığımda. sesi, elleri, koridordaki fotoğraflar, aynı iç güdüyle fondip yapılmış bir birlikteliğin sessiz şahitleriydiler şimdi. kalbindeki bu boşluk hissi, bu her sabahı yağmur kokusuna boğan sessizlik, akıl almaz bir saçmalık sürüyordu dışlanmışlığına, eli çekmecedeki nota uzandı çaresiz; ben olunca yanında, sen olunca yanımda, biz olunca yan yana...



doğru sorulara yanlış cevaplar verdiğini biliyordu, sesler silikleştikçe kendi cevaplarının anlamlarını yitirmeye mahkum olduklarını da... bu hale nasıl geldiklerini anlamaya çalışıyordu. ilk bakıştıklarında içini göğsünden söken kadının yalnızca eski bir şarkısı oluvermesine inanamıyordu.. cevaplar tükeniyordu, oksijen de.. aklı bir hikayenin yitişine zaman diyordu, kalbi yangın... yanında oturup 'ben sıradan 'biriyim' diyebilen adamı özlüyordu, hiç bir yüz, hiç bir hikayeye onun yüzü kadar yakışmıyordu. radyoda yine o şarkı; Bu yağmur seni benden alıp götüren yağmur...



duvarda asılı duran resme baktı uzun uzun.. gördüklerine bir anlam, yaşadıklarına bir isim, duyduklarına bir sebep bulmaya çalıştı. olan bitene bir dip not düşürmeye mecburdu, sustu.. elinde olanları saydı, yokluk bir değer değildi, sustu... kendi hikayesinde kadro dışı kalmıştı, yalnızdı.. olmasını dilediklerinin çok uzağındaydı, resimdeki yüze daldı, kulaklarında bir şarkı, yalnız çok rakı zamanlarında dinlenilen; bir zamanlar benim sevgilimdin...



koltuğunda otururken ve biterken bir hikaye;...


şiir ya da resmi uyarı, fark eden bir şey yok inan.. bütün sokaklarında adını andığım, yüzünü bu hikayesinin her karesine yerleştirdiğim, adınla başlayıp, ellerinle nefes aldığım, gecelerini, çocuklarını, seslerini seninle sevdiğim bu günce şimdi sen olmadan hiç bir şey ifade etmiyor. hiç bir yaşamak duygusu yanında olmanın hissini tattırmıyor. günlerimi geriye doğru sayarken, yağmur yine aynı, şarkılar da... dudaklarımın arasında kırgın ve pişman bir şiir;



*...gitti... gülüşleri gülüyorum yine, gülüşleri, sanki benimmiş gibi!
belki bir dağ çarpılmışlığıydı bizimkisi
savurdum sevinçleri!
and olsun dedim ve aşk olsun, yoksun..
yoksun!
bu takvimler, belki bir gün
sana yeniden rastlamak için
seni bulsam 'beni bağışla' diyecektim
kıymetini bilemedim!
hüznümün oğludur bu kentte anılar
seni... seni çok özledim...

*(yılmaz odabaşı)





m.s.d