12 Şubat 2011 Cumartesi

mektup gibi

konuşmak aslında bir şeyin çözümü değil,
gerçi aradığımız şey çözüm mü gerçekten,
ya da aranacak bir şey kaldı mı?
sabaha karşı sigara dumanı dışarı çıkabilsin diye pencere aralığından soğuk sızması gibi bir şey,
uyanıp uyanıp dolanmak gibi,
neden yazıldığı asla bilinmeyecek yazılar... vesaire...

sokağa gelip uzunca durman gibi,
çalıştığın yeri ve seni saatlerce uzaktan izlemem gibi,
insan böyle bir şey,
sebebi ve anlamı yok aslında
sadece hayat var,
artık içi nasıl dolacaksa öyle, yaşayan, bizden ayrı, bağımsız, bağsız bir şey var...

bazı sabahlar
sanki daha önce hiç sabah görmemişim gibi hayretli, ilk, tuhaf, tanımsız bir duyguyla uyanıyorum,
sırtımdaki ağrılarımdan muzdarip, kendimi suyun altına bırakıyorum,
üzerimden akıp giden su,
bir şeyleri temizlesin diye değil,
belki bir uyanışın en sert biçimi olduğu için bu kadar ıslak.

işte böyle günlerde ben daha önce sanki hiç yaşamamışım gibi hissediyorum.

yaşamak bazen ne anlatıldığı kadar tanrısal ne de uğruna dünyaları göze alabilecek kadar
önemli, sadece nefes almak, sadece uyanmak, sadece yemek yemek, sadece yürümek bile olabilir.
inan bana;
bütün bu çile bu kadar anlamsız bir kaç tesadüften ibaret olabilir.

sabahları yazdım, sen uyurken, kapı aralığından seni gözleyip yazdığım zamanlarım da oldu,
şimdi bir düzlük,
bir sokaktan kaçmak çabası var sabahlarda,
her şeyi, yani bugünün ve son günlerin getirdiği şeylerin tamamından
iyi ya da kötü seni sorumlu tutmak doğru değil,
ne bütün günümü seninle geçiriyorum ne de ölüyorum,
sadece gün işte,
hepsinden biraz olan,
gündemi ve güncesi olan, öncelikleri, bahaneleri, kaçışları, mecburiyetleri, güzellikleri, bıkkınlıkları, sessizlikleri, curcunası,
ölü taklidi yapan ağaçları,
kahveleri, sigaraları,
arkadaşları, yoksullukları ve bollukları olan bir gün, hepsi bu...

sana anlatmak...

nasıl yapılır hiç bilmedim.
çok hevesli mi değildim, yoksa o itici, yazdıran şey 'biz' iken yok muydu?
bilemiyorum. sanırım yoktu.
bu sana kötü, eksik, tuhaf gelebiliyordu...
bilmediğin;
yazmanın bir lanet olduğunu, yalnızca ve en iyi hep bitkin, mutsuz, olaylı zamanlarda yazılabildiğini düşündüğümdü...
ya da benim için öyle olduğunu...

gitmediğim yerlere bir işaret koy haritada,
şehir fotoğraflarıyla başla,
sana şehirleri fotoğraflayanlarla ilgili anlattıklarımı hatırla,
neden kentlerde yaşadığımızı, sevdiğim şarkıların içinde neden arabesk olmadığını söylediğimi hatırla,
'köylüleri neden öldürmemiz gerektiğini'...
ben de bana renkleri tekrar öğretişini,
ressamları yeniden sordurmanı,
bir kitabın ilk sayfasının kıymetini anlatmanı anımsayayım,
bunlar bizim hazinemiz olsun.
varsın duvarlarımız boyu fotoğraflarımız olmasın, ben zaten hiç beceremedim kameraya bakmayı...




giderek huysuzlaşan,
varlığıyla kavgalı,
sessizliğiyle eşdeğer bir kaç sabah daha,
benim günüm değil, peki bunca söze ne gerek var, bu sesler, içine karanfil bulaşmış bunca serinlik,
yeşille beyazı asla bir araya getirmeyişin neden?


cevabı yok,
belki de asla olmayacak.

telefondaki sesin... zamanla silinecek,
şubat bir kaç çizgi koyacak belki yüzüne, fazladan, benim bilmediğim, ya da artık bilmemeyi seçtiğim.
işte bir ayrılığın en acı tarafıdır
ayrı çizgilerimizin olması,
aynada bir sabah ansızın farketmek...

ayrılıkların ne şiirsel bir tarafı olabilir,
ne de dert anlatmaya niyetleri...
onlar;
kendilerinden bıkkın, bir ağrının yer değiştirmesi, bir umut, tarafına göre çelimsiz, bazen ve genellikle kanayan,
zamanla iyileşmese de zamanla dönüşen şeylerdir...

operayı sevmiyorum demiştin...
o kadar uzunlar ki çünkü, hikayeyi unutuyorsundur belki de demiştim sana...
işte tam da böyle,
o kadar uzun olur ki bazen, hikayeyi unutursun, zaman bu yüzden dost değildir,
sadece acıları büyütür.

sabaha karşı trole çıkan balıkçılar gibi, ağından ne çıkacaksa gün onu getirecek bir yazgı,
saatlerin hep bir sonra' ya işlemesi,
ne yazdığını okumadan karalamak gibi...

bütün bunların toplamı hayat yapıyor belki de...

biraz kısmet, biraz sorumluluk, çokça gün... hepsi bu...

haklısın;
sen gördüğüm en iyi öğrencisisin hayatın...
ben olamadım. bu saatten sonra da niyetim yok, öğrendiklerimi unutmakla geçecek uzunca zamanlarım.




....
bu şehrin kimsenin aklına gelmeyecek yerlerinde kalacaksın,
ben mutlaka buradan gideceğim,
o yunan meyhanesinin bahçesinde, hani duvarlarında cansever şiirleri asılı olan,
sokağın gizli oturağında, bahçe desek daha iyi aslında,
seğmenler in parkında,
illa ki olmadık bir kış sabahında,
gece başka bir şehirde, başka bir evin dönüş yolunda,
oturan kimseyi tanımadığın bir rakı masasında,
çok çiçekli bir kafe verandasında,
kader sokağın 46ncı numarasında,
öyle deme, belki edebiyat tarihçileri bizi de yazar...


işte bu yüzden;
sen yazmadığıma aldırma,
o şimdiki zamanlarımın işi...
iyi kal ve mutlu...

işte bu yüzden sen, böyle güzel kal, çizgilerimiz ayrı ayrı yaşlansınlar yüzlerimizde...


selçuk.

16ocakikibinonbir.
kader sokak
ankara

Hiç yorum yok: