28 Mart 2010 Pazar

Bu Gemi Ne Zamandır Burada

Bu gemi ne zamandır burada
Çoktan boşaltmış yükünü
Gece de olmuş, rıhtım da bomboş
Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa
Arkada, güvertede
Ah, neresinden baksam sessizlik gene.


Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye
İçerde üç beş kişi
Yalnızlık üç beş kişi
Bir kadeh rakı söylerim kendime
Bir kadeh rakı daha söylerim kendime
-Söyle be! ne zamandır burda bu gemi
-Denizin değil hüznün üstünde.


Belki yarın gidecek
Bir anı gelecek bir başka anının yerine.


İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine.




Edip CANSEVER

arı gibi uçup kelebek gibi de sokabilirim.

istersem yaparım evet!

hava çok güzel.

24 Mart 2010 Çarşamba

kelebek gibi uçar arı gibi sokarım.

hava çok güzel

23 Mart 2010 Salı

autumn leaves

Pazar akşam üzeri bahçede bira içildi.

Alptekin şarkı söylemeye tekrar başlamak istiyor,beraber çalalım mı dedi,sevindim...
Güliz tezinin konusunu anlattı.sevindim...

Eda temmuzda kanada yolcusu,dönmeyecek belki de,ama o Ayrancı için de dönmem demişti...üzüldüm...

pınar artvin e gitmiş türküleri kaydetmeye,dil den konuşuldu uzun uzun,aslında bütün dillerin aynı olduğunda hem fikir olundu.

pazar akşam üzeri bahçede autumn leaves çalındı...sevindim...

17 Mart 2010 Çarşamba

başka birinin sesi




Başka birinin sesi…

Uyandım, telefonum uzun uzun çaldı,sanırım telefona uyandım.hatırlamadığım,rüya olduğundan emin olduğum bir rüyadan gerçekliğine dair bi dünya şüphem olan dünyama uyandım,telefonda kendi sesim…kendimi bilinmeyen bir numaradan arayıp telefonu yüzüme kapattım!sana uzun uzun bilmediğim bir dilde yazdım sonra…mektuplarımı aldın mı?aldıysan ağla,ya da çok sıfırlı bir tükenmek değil midir zaten aşk?ne fark eder ki;söz söylemek hep pahalıya patlamıyor mu sonunda,söylememekse pişmanlık…ben yılın hangi günündeysem sende o günündesin nasılsa.

Canım sıkıldı,aforoz ettim kendimi evimden, camlar kapalıydı…anahtarlarımı unutsam kimse açamazdı kapıyı. kollarım ağrıyordu, yan odada da birisi ağlıyordu ama yerim öyle rahattı ki! can sıkıntısı örtüyordu masayı,örtü sanıyordun,farkında değildin ama her yemek sonrası çatalı tabakla benim arama koyuyordun,elin elime değmiyordu…bazı geceler başka birinin sesiymişim gibi uyanıyordum,solumda yastık…zaten uyumak yarı delilik değil miydi birazda?

Sinirlerim bozulmuş, farkına varmamıştım. Anlatmaya çalıştığım bozuk bir söz kalabalığıydı, kimseyi duymak istememiştim ki ben! Yolunu şaşırmış bir bıkkınlık düğümlenmişti boğazımda, eskiden kahveyi iki şekerli severdim…

Başlamak için müsait bir yer arayıp durdum,ya da inebilmek için kendimden. Söz ile sus arasında gidip gelen , en çok hangi saatine düştüğümü bulamadığım bir cinayet seansında grup arkadaşlarımdan tiksindiğimi anladım içim rahatladı…yeni bir kitabın sayfalarını kokladım,okumaya başlamak için müsait bir yer aradım,sabah uyandığımda evi su basmıştı,mutfak şüphesiz en müsait yerdi bir kitaba başlamak için…zaman yüzü yok bir imdat çığlığını tercüme etti gözümün önünde,kılımı bile kıpırdatmadım! ...

Söylediklerime inanmak ya da sadece inanca tutunmak için yüzüme uzun uzun bakıp binlerce yalana bulanan bir lanetliler provasını ıskaladım,sessiz sedasız çocuk şiirleri astım odamın duvarlarına…aynı sayfada satır aralarına sıkıştırılmış bir yorgunluğun eksik kalan tek cümlesiydim,kendimle aramda hep bir satır çizgisi,dil bilgim para kazanmama yetmiyordu…kutsadığım birkaç cümleyi de ezberimden okuyup sesim kısılana kadar güvercinleri taşladım.

Olduğum yere yığıldım,bir teras dolusu ben vardı etrafımda.çalan müzik hiç bir ben i ayrıştıramıyordu…bütün ben ler toplanıp,ben ler arası masatenisi turnuvası yaptılar ,haliyle kavga çıktı,bir ara Japonca bilen ben hepsine harakiri yaptırdı…bilinmeyen bir oyunda kural dışı bir haksızlık hissettim dudaklarımda ,ellerim titredi…müzik,çocukluğumdan kalma tanıdık bir ev kokusu,nerede ve ne zaman koklandığı asla hatırlanamayacak bir gökyüzü tepemdeydi…işte bütün meselede buydu!!!

Sesimi susmaya karar verdim,zaten benim olduğu kesin değildi,radyoda kendi sesimden bir şarkı çaldı ilk defa duyduğum…zaman ya da aklımdan geçen her hangi bir şey,bu benim tarifsizlik çıkmazımdı.kendine dönük,nasıl yorumlandığı fark etmeyen bir hayat ikilemi,bitirme tezim buydu…

Mevsim kendini şaşırdı,güneş kabul etmek istemedi zamanın geçtiğini.farkeden ne diye sordum,istesen de istemesen de döneceksin işte…tek mezurluk bir ayrılık şarkısını hicaz bir tezatlıkla seyrelttim,majöre kesti yoksun’luk…ayrılık dedikleri şey hep birinci tekil şahıslara musallattı nasılsa…başlığı çok önceden atılmış bir nota mektup muamelesi yaptım,anlatacak çok şey yoktu çünkü,zaman çoktu sadece…

Bu yarışta kendimi bile geçtim ben,ikinciyi geçince birinci oldum,birinciyle uyuyunca şaşı kalktım,bir sigara yaktım iyi geldi…’’hayallerimi yaktım,ev sis duman…’’o kokuyu kim çıkaracak evden?davası sansasyona yol açan bir kediyi boğazlamaya teşebbüs ettim misafirlikte,bütün gözler üzerime dikildi,sustum…kimseye veda etmeden evime döndüm.izlemediğim bir filmin bilmediğim bir dildeki müziklerini dinledim bütün gün, sonra kendi filmimi sansürledim…tam kediyi astığım sahneyi keserken zil çaldı,delikten bakmadan açıverdim kapıyı,ev sahibim çeyizimi getirmiş,kahveyi o yaptı fallara ben baktım…

Komik bir hikayenin metninden sözlüye kaldırılmış çocuklar gibiydim ev sahibimin karşısında, tirajı komik demenin ne demek olduğunu bilmiyorum dedim,cümle içinde kullanmışlığım var yalnızca,hem zaten benim hikayelerimin genelde virajları komiktir… aşkı sek alınca levhaları görmem zorlaşır,her gece başka uçurumun uçuşunda açarım gözlerimi…bir de şu zaman dediklerini anlamıyorum dedim,zamanla anlarsın dedi….tutukluydum şehirde,anlamsız bir mevsimdi,soğuktan başka hiç bir ipucu yoktu kış olduğuna dair,ben bir şey yapmamıştım,aslında o bir şeyi defalarca kereler bilinçli olarak yapmamıştım…

Söz vermiştim,asla tutamayacağım binlerce sus gibi…yine de söyledim,kendime yalan da olsa bir şeyler vermek istedim hemen gitmeyeyim diye…iki seçenek…ölene kadar devam eden bir hayat için çok azdı…insan kendisini kötü hissediyordu.yapılan her şeyin bir sebebi olması gerekmiyordu ki,her sebebinde bir sonucu,yalnızca hayattı işte…bütün o ilahi sessizlikten uzak bir tonlamayla resmedilen yoksunluk,ne siyahtı ne de beyazdı,sadece sesti…soluksuz bir adalet içgüdüsü hiçte insancıl değildi aslında!... yani o gün ben ne ağaçtım ne de toplamım bir orman olmama yetiyordu. sesimi alıp gitmeyi bile becerememiştim…ellerim yüzümde ,ne geceyi ne de gündüzü gerektiği gibi sevebilmiştim…

İçimdeki bütün yoksunlukları denize dökebilmek için çıktığım yolculuklarım ,yolcu olmamın,emanet hissetmemin verdiği tedirginlik çıkmazlarım ki amaç zaten emanet durmaktı kentin kalabalığında… o anlamsız,rahatsız güvenlik arayışlarım,hepsi birikip terası tıka basa doldurmuşlardı,Japonca bilen ben hepsine rüşvet teklif etti…

Akşamdan kalma bir sinir bozukluğu muydu hissettiğim yoksa acıyan parmaklarım mı engelliyordu beni bilmiyorum…saklı hiçlikte cevaplar vermiştim sorulmayan sorulara, anlamsızlık ilk cevapta başlamıştı…sesimi susmaya karar verdim,zaten benim olduğu kesin değildi…radyoda kendi sesimden bir şarkı çaldı ilk defa duyduğum,evi kundakladım çeyizimle…Japonca bilen ben kapıları üzerime kilitleyip komşuya kaçtı…

yazdıklarımı okudun mu?

masamın üzerindeki kalemleri ayıkladım bu sabah.. uzun zamandır ilk defa işe tam zamanında geldim,ne erken ne geç...tam zamanında.

belki de bu semtten taşınmalıyım diye düşündüm,hayır bu kentten taşınmalıyım dedim sonra...

gidemeyeceğim...

bu parkları,insanları,sokakları,kedileri ve bu soğuğu terk edemeyeceğim.

sözünü verdiğim her şey öylece salınıyor pencerenin dışında.sabah yorgun uyanmamı mevsime bağlayanlar var oysa ben bu mevsimden kopalı yıllar oluyor.

lady grey




but i just can't help you now
sorry for the tea
i'm too fuckin drunk
for all your emotional emergencies
suicidal tendencies

16 Mart 2010 Salı

düşer kedi



mevsim yaz...güneşten yorulmuş gözlerim,kapanıvermişler şimşek sokağın akşam üstü serinliğine.

küçük nefesinle sen kıpırdanıp duruyorsunuz boynumda,nasıl cılız nasıl korkaksınız...sizi sevmekten başka yol bırakmıyorsunuz sokağa ve bana...sizi seviveriyoruz.

10 Mart 2010 Çarşamba

...


sen ancak bir kader sekmesi olabilirsin diye başladığı o konuşmaya devam etmesine izin vermemeliydim.

biz kimiz?
sen bu ağaçların adını nerden biliyorsun?önemli olanlar bunlar aslında...

4 Mart 2010 Perşembe

prison song = tatar ramazan



hayatı boyunca hafif hikayeleri çalmış olmanın rahatlığıyla mahallenin yokuşunu iniyordu,saçı sakalı karışıksa da aklı dümdüz bir gökyüzünü özendiriyordu çizgilerine.

ben içimdeki feodal arsızı eve kilitleyip arkandan usulca yürüyordum...sokaklar,kalorifer petekleri,balkonlarına iliştirilmiş çiçekler...herşey biraz daha kararıyordu gözümde...

yaşlanmak için genciz,uzun eşşek içinse yaşlı...anlıyor musun çelişkiyi?

bunları düşün,düşün de ara beni...

sonra o şarkıyı birdaha çal gene çal graham emmimin oğlu...

gerçekten mi?


'This is our last goodbye
I hate to feel the love between us die.
But it's over
Just hear this and then I'll go:
You gave me more to live for,
More than you'll ever know'...



Zaman mı?izafiyet gerçekten bu mu?cümle içinde kullanınca pekte havalı durmuyormuş.

3 Mart 2010 Çarşamba





Yüzünü seviyorum

Parktan kediler geçiyor